Kuşkunun baykuşu yüzünde donmuş,
evet kanat çırpmıyor ama bu bir pandomim;
belleğini kandıramaz… kımıldayamaz.
Yüzündeki kuş herşeyi biliyor,
(ah, o yitik bilgisizlik cenneti);
oyun değil bu, değil,
kendi gibi sır küpü adamların kenti bu.
Sarı, ıslıklar gibi geçen taksilerin
camlı döner kapıların içinden
bize şaşkınlıkla bakan bir çocuk
yüreğimizdeki casus. Kuş her şeyi biliyor.
Dama açmazlarından kurulu kent
akut
bir dikkat
gerilimi — yüksek, dakik anların,
(olasılıklar ağına yakalanmış)
kendi gibi sır küpü adamların!
Başka baykuş bakışlardaki şifreleri,
jestlerdeki şüpheli mesajları unutup,
yabancılara kanı kaynamasın annesi.
Kendinin köstebeği o. Kalbinin.
Kendisini çocukluğuna da mı gammazlayamaz ?…
İşte, işte bir salaş meyhanenin, mürşit
ruhunu dinleyip, neredeyse mutlak teslimiyetin
dizine yatıp ağlasa, hafif bir kadının (adamın)
beyaz bacaklarına ateş yüzünü gömüp …
Ah, o yüzün astarı yok. Yüzündeki kuş her şeyi biliyor;
bir hayâl annenin kahkahayla göğe hoplatılması!
bir hayâl annenin kahkahayla göğe hoplatılması!
Bu sahnenin zamanı tersyüz edilemiyor;
unuttuklarımızı denetleyemiyor
yüreğimizdeki casus:
——- “(…) Hay Allah, diyor çocuk, gördüler bizi
——- saklanın! Tam burada buluşuruz;
——- otuz yıl sonraki belleklerinde!(…)”
ah, bütün yaşları orada buluşursa; o kuşkulu, baykuşlu yüzde
kaç kişi olacak(lar)? Kübik bir resim gibi çok ifadeli bir yüz
mü olacaklar?
Bastırılmış çocukluğu ondan bağımsız,
ona, yani kendi yetişkinliğine öykünerek
hıh, oyunun farkında olduğunu
gizlemeği oynuyor. E casus
kanı soğuk olmalı annesi!
Annesi…
Anne!
1992, Güzelbahçe
1997, Yenilevent