“Süngümü kendi iskeletimden çıkarıp uykuya dalmalıydım, ama ne mümkün, sebepsiz bir arzu dokunduğum unutkanlıklarımda kırıyor kanatlarını… Derviş zikirleri içinde asası elinden alınmış bir adam olarak gece yürüyüşündeyim. Techizatımın ağırlığını duymuyorum bile. Önümde yürüyen Cezayirli’yi ürkütmemek için adımlarıma dikkat ediyorum. Her gece bir başka dünyaya uyanıyorum sanki buralarda. Kuşku, insanı insan yapan özelliklerinden biriymiş, onu da burada öğrendim. Tutkunun kraliçesi istediği kadar güzel olsun, sonunda çileciliğin altın tozları arasında kaybolup gidiyor… İnsan kendini bir başkasına adadığında karikatürize oluyor farkına bile varmadan…”
Halil İbrahim Özcan, Ejderha Yılları
Bayram Balcı: Seni ilk önce Randevu Hazırlığı adlı öykü kitabın ve ardından yayımladığın Cezaevi Şiir Antolojisi ve iki şiir kitabın ile tanıdık. Şimdi ise Gendaş’ın yayımladığı Ejderha Yılları adlı romanın ile karşımızdasın. Yazmak senin için nedir ve neden roman?
Halil İbrahim Özcan: Yazmak, benim için bir özgürlük alanıdır. Hatta bunun da ötesinde yazmak, beni yaşam karşısında arzulu kılıyor, beni yaşama karşı kışkırtıyor. Yazmak, insanın yaşamdan elde ettiklerini yeniden hayata tercüme etme eylemidir. Bıçağın kemiğe dayanmasıdır. Hayat içerisinde çekilen acılar, sevinçler, hüzün ve keder, aşk ve ihanetler süreklilik arzederken, yazmak, bir birey olarak yazarın kendi imgesini açığa çıkarması eylemidir. Neden roman sorusuna gelince şunu söyleyebilirim; edebiyatta türler arasında bir geçirgenlik vardır. Ancak, öykünün, şiirin ve romanın kendi iç disiplinleri farklıdır. Roman, yalnızca eylem ve serüven anlatan bir yazım türü değildir. İnsanın iç dünyasının zenginlik ve zayıflıklarını içinde yaşadığı çevreyle birlikte ele alır ve aynı zamanda yaşamın bilinmeyen bir başka yanını keşfeder. Gerçekliğin disiplini, anlatma biçimini de belirler. Sartre, insanın bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazdığını söylüyor. Bu bakımdan ben de Ejderha Yılları’nda anlattığım gerçekliği ancak roman biçiminde ifade edebileceğimi düşündüm.
Soru: Ejderha Yılları, senin de içinde yer aldığın bir grup devrimcinin, 12 Eylül darbesinin kör silindiri altında ezilmemek için ülke dışına çıkışlarını, Filistin saflarında katıldıkları 1981 Filistin-İsrail savaşındaki yaşamlarını, acılarını, sevinçlerini ve aşklarını anlatıyor. Romanına, bu anlamıyla otobiyografik bir belgesel denebilir mi?
Cevap: Roman, sadece yaşananların anlatıldığı bir yazın türü degildir. Bir romanda otobiyografik ya da belgesel özellikler olabilir, ama roman, ne yazarin güncesi ne de otobiyografidir. Önemli olan yazarın kendi yaşamındaki kimi olaylardan hareketle, roman gerçeğine ulaşmasıdır. Otobiyografi sözlük anlamıyla, bir kimsenin kendisi tarafından yazılmış hayatıdır, oysa roman, yaratılmış bir dünyadır. Roman, kendi zaman ve mekanında doğup büyüyen, gelişen ve bir sonucu olan yaratılmış yepyeni bir gerçektir. Çok bilindik bir söz vardır: “benim hayatım roman” deriz. Gerçek yaşamda kimin hayatı tek başına bir roman olabilir ki? İnsan gerçekten büyük bir hayat yaşamış olabilir, bu büyük hayatın aktarılmasında bile roman sanatı açısından kimi olumsuzluklar olabilir. Elbette bir romancı en iyi bildiği olaylardan yararlanarak roman gerçeğine ulaşır. Belli bir olayı ya da bir gerçekliği ortaya koyabilmek için kendim gibi olan insanların gerçeğinden yola çıktım. Romanımda Türkiye’nin yakın bir dönemini ve devrimci bir grubun Beyrut’ta, Filistin-İsrail savaşındaki yaşamlarını, çelişki ve kaygılarını, acı, sevinç ve kederlerini, yalnızlıklarını, aşklarını ve ciselliklerini anlattım. Ama yazar, yaşamı olduğu gibi aktarmaz, kendince yorumlar ve kendine özgü gerçeğini roman sanatı olarak ortaya koyar. Hiçbirimiz aynı gerçeği aynı biçimde iki kez yaşayamayız. Çünkü, yaşarken insanın kendisi de değişir.
Soru: 12 Eylül öncesi ve sonrası gerçeğini ve bu dönemi düşünürsek, romanda bir sorgulama, bir yüzleşme ve bir iç hesaplaşma var. Ejderha Yılları için bu dönemle bir hesaplaşma romanı diyebilir miyiz? Örneğin, infaz eylemini gerçekleştiren Serdal, kendisiyle hesaplaşıyor. “Geride kalan hayatı boyunca maktulün acısını taşır” diyor. Zafer ise Filistin’de örgütsel ilişkilerini sorguluyor. Yoldaşlık ilişkileri içinde devasa bir yalnızlığı yaşıyor.
Cevap: Bize her taraftan saldırılan bu dünyada, aklımızı kaybetmeden ayakta durabilmemiz için, elbette yaşadıklarımızı sorgulama ve iç hesaplaşma bir zorunluluktur. Ancak, yaşadıklarımızı sorgulama ve bunlarla hesaplaşabilmek için öncelikle kendimizle yüzyüze gelmemiz gerekiyor. Roman bir bakıma bir yüzleşmedir. Yüzleşme ise bir iç zorunluluktur. İnsan, yaşam karşısındaki varoluş nedenlerinin sarsıldığını gördüğünde ya bir geri çekilme, ya da teslim olma ile karşı karşıya kalıyor. Bu karşı karşıya kalışta insan her defasında kendi yaratıcılığını kullanıp varoluş nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışan güce karşı saldırıya geçer. Bu saldırı, aynı zamanda geleceğin biçimlendirilmesine de katkı sunar. Romandaki kişiler de onların varoluşuna saldıran güce karşı savaşım vererek geleceği biçimlendirmeye çalışıyorlar. Örneğin, infaz eylemini gerçekleştiren Serdal, eylem anında bir iç hesaplaşma yaşıyor, öldürme ve ölüm duygusunu sorguluyor. Kendi vicdanı ile yüzyüze geliyor. Zafer ise haritada yerini bile bilmediği Golan tepelerinin yanı başındaki BM Kontrol Noktası’nda görevli Fiji’li askerin ölümünün ağırlığını omuzlarında hissediyor. Beyrut’ta Lünan’ı Yabanacılardan Kurtarma Örgütü tarafından bomba yüklü kamyon patlatıldığında tezgahtar kızın ölümünün yarattığı acının ağırlığı Zafer’deki sevgiyi ortaya çıkarıyor. Elbette, duygusuzluk da insanın kendisini korumasıdır. Ancak bu tür bir koruma insani açıdan bir yenilgidir. Bir insanın vicdanı ile yüzyüze gelmesi sonucu oluşan duygusal gerilimler, insanın kendisini koruma içgüdüsüyle savrulabileceği duygusuzluğa karşı, ölüme meydan okuma, ölümle hesaplaşma ve gerçek aşkı da ortaya çıkarır.
Soru: Romanda etkileyici betimlemelerin yanı sıra, geri dönüşlerde ve anımsamalarda aforizmalarla yüklü, şiirsel ve hatta şiire yakın bir dil kullanıyorsun. Örneğin, Serdal, “Herkesin kendi merakını beselediği bir arka bahçesi mutlaka vardır” diyor. Zafer, “Hayatımızı yeniden kurmaya çalışırken kaybettiklerimiz, başka hayatların aitliklerinde kırık dökük cümleler olarak kalabilir” diyor. Benim sormak istediğim, alışılagelmiş bir dil bütünlüğü yok romanda. Kişilere, olay ve durumlara göre bir dil kullanarak, özgün bir roman dili mi yaratmaya çalıştın?
Cevap: Romanda kişilerin iç dünyalarını, ruhsal durumlarını, birikimlerini ve kişiliklerini ifade etmek için şiirsel ve aforizmalarla dolu bir dil kullandım. Örneğin, Serdal’in kişiliğini uzun uzun ifade etmek yerine, o kişiliği Serdal’ın düşünme biçimi ve kullandığı sözcüklerle çizdim. Elbette, bunu klasik anlamda sert mizaçlı ya da naif ve yumuşak huylu bir insandı gibi kimi tasvirlerle de yapabilirdim. Ama böylesi sıradan bir yolu tercih etmedim. Dikkat etmişsindir, romanda kişileri, esmer, uzun ya da kısa boylu veya sarışın, tıknaz gibi klasik anlamda bir tip olarak da çizmedim. Onları bulundukları mekanın atmosferiyle birleştirdim. Klasik anlamda bir roman dilini bu yüzden kullanmadım. İstedim ki, romanımdaki kişilerin fiziki yapılarını ve kişiliklerini, onların davranışları ve kendilerini ifade etmek için kullandıkları sözcükler ve düşünme biçimleri aracılığıyla okur tamamlasın. Örneğin, Serdal, “birini tarif ederken, yalnızca akılda kalanın tutsakliklarından mı başlamalı?” diyor. Romanımda bu düşünceye sadık kaldığım söylenebilir.
Soru: Türklere eğitimi veren Filistinli, “Yalnızlık da tek başına bomba gibidir. Bazen patlamayabilir ve çekilmez olur o zaman” diyor. Gerçekten o dönemde herkes büyük bir yalnızlığımı mı yaşıyordu? Yaşanan o süreçte, onca acının ve ölümün içinde aşk nasıl yaşanıyordu? Örneğin, Zafer “Bizim kuşak aşksızlığa mahkum galiba” diyor.
Cevap: Romanda Zafer sevgilisine aşk mektupları yazıyor ve “Aşk iki savaş arasında kalan yanımdı. Coşturucu engel, çile ve bilinçsizce kahraman olma, hatta tanrılaştırma, üstlenme eylemi. Aşk, elbette duygusal sorunsalını içinde barındırır” diyor. Elbette, o yıllarda aşkı iki savaş arasında bunalımlı bir düşmanlık olarak tanımlamak mümkün. O yıllarda aşk kaygı ve anarşi demekti. Zafer’in aşkı bir azap olarak algılaması da bu nedenledir. Ancak, Sami, Türkiye’deki sevdiğiyle bir gelecek düşlüyor. Bilge, cezaevinden tahliye olan sevgilisine bir an önce kavuşmak için Türkiye’ye geri dönmeye karar veriyor. Aşkı bir azap olarak algılayan Zafer ise Beyrut’taki patlamada mayo satın aldığı mağazadaki tezgahtar kızın ölümü karşısında acı dolu bir duygusal karmaşa yaşıyor, bu ondaki sevgiyi açığa çıkarıyor ve aşk yarasını depreştiriyor. Yine Zafer’in “Bizim kuşak aşksızlığa mahkum galiba” sözleri ise bir kapalılığın ifadesi. Hatta Hasan’ın Beyrut’taki Zeytuni genelevine gitmesi kavgaya neden oluyor. O dönem insanının aşka, cinselliğe bakışında sorgulanması gereken notlar bunlar.
Soru: Romanda idealler uğruna şiddetin nasıl kullanılması gerektiği de tartışılıyor. Bilge, kendilerine bomba eğitimi veren Filistinli komutan Hüseyin’e, « On katlı bir binayı nasıl bombayla yerle bir ederiz? » diye soruyor. Hüseyin’in yanıtı ise, « Bir devrimci asla masum bir insanı öldürmez. Ben bu eğitimi katliam yapın diye vermiyorum. Devrimciler insanlığa zararlı hiçbir eylem içinde bulunmazlar » diye Bilge’ye sert bir yanıt veriyor. Gerçekten devrimci şiddet ve devrimci vicdan gözönüne alındığında Hüseyin ve Bilge’nin tavrını nasıl değerlendirmeli?
Cevap: Bilge’nin bu sorusu Filistin kampında birlikte eğitim gördüğü kendi yoldaşlarını da Hüseyin kadar şaşırtmış ve kızdırmıştır. O grup, değil on katlı, yüz katlı, iki yüz katlı binaları da yerle bir edecek kadar güçlüydü. Ancak, şunu bütün kalbimle ifade ediyorum ki, her türlü acı içinden geçerek çelikleşen bu insanlar yaşadıkları sosyalist bilinçle karınca bile ezemeyecek kadar dürüsttürler. Romandaki o bölüme dikket edililirse eğer, bu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Örneğin, bugün Ussema Bin Ladin’in New York’taki ikiz kuleleri vurma taktiği yıllardır tartışılmış bir eylem biçimidir. İnsan eylem biçimlerini şiddeti örgütlediği yerde kendi kininde sınar. Tarihsel gerçeklikler içerisinde bunların örneğine çokca rastlanır. Öyle ki kardeşinin ölüm emrini veren bir padişah tarihteki yerini Fatih olarak almıştır. Türkiye’yi 12 Eylül ile kurtardıklarını söyleyen generaller (2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel) daha darbe arefesinde o zamanki Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeçiler’i çağırıp, « Göreceksin, göreceksin sayın Başkan, onları yargılamayacağız, birer birer öldüreceğiz » demiştir. Akabindeki aylarda da darbe lideri Kenan Evren, « Asmayalım da besleyelim mi? » cümlesiyle kinini açığa vurmutur. Romandaki gençler işte o dönemlerde bu kine mağruz kalan insanlardır. Buna karşın her biri kendi yaşamları içinde temiz insanlardır.
Soru: Zafer, “insan kendini bir başkasına adadığında karikatürize oluyor farkına bile varmadan” diyor. Adana’dan Beyrut’a sürülmüş yaşlı Ermeni ise, “insan ömründe ölmeye ne değer?” diye soruyor. Romandaki kişiler ise halklarını kurtarmak için ölümü göze almış insanlar. Gerçekten uğrunda ölmeye değecek bir şey var mı?
Cevap: Ömrün kendi tenhalığında geçip gittiği yerde ölüm, kaçınılmaz bir gerçekliktir. İnsan bazen bunu öteye geçmek adına kendisi de gerçekleştirebilir. Örneğin, yakın arkadaşlarımdan bir kaçı bu yolu seçtiler. Uzak, çok uzak. Uzaklar da erişildiğinde yakının olabilir. Uğruna ölmeye değebilecek şeyler hayatın kendisi kadar değerli olan şeylerdir.
Soru: Romanda Türkiye’nin, daha doğrusu Anadolu’nun etnik yapısına ilişkin göndermeler de var. Araplar, Kürtler, Ermeniler. Ve Beyrut’ta Lübnan’ı Yabancılardan Kurtarma Örgütü’nün yabancılara karşı tavrı. Romanda, etnik çatışmaların nedenlerinin zemini yoklanırken, sanki, insanın geleceğinin köklerinin bulunduğu toprakta olduğu savlanıyor. Örneğin “vur emri” ile aranan Bilge’nin Türkiye’ye dönmeye karar vermesi. Gerçekten insanın geleceği köklerinin bulunduğu toprakta mı?
Cevap: Hayat kendi karmaşası içinde dilini kuruyor. İnsan elbetteki doğduğu toprakların kokusunu hayatı boyunca arar. Ama artık dünya küçücük bir yuvarlaktır. İçine girdiğimiz çağda, artık etnik çatışmaların pek bir öneminin kalmadığı ve birlikte yaşamanın zorunluluğu da sanırım anlaşılacaktır. Ama silah tüccarları var olduğu sürece bu etnik ayrılıklar hep kaşınacaktır. Dikkat ettiysen, Zefer, Filistin-İsrail savaşının daha 20 yıl devam edeceğini söylüyor. Elbette Adana’dan Beyrut’ta sürülmüş yaşlı Ermeni saatçi, her ne kadar Beyrut’ta yaşamaktan mutlu gibi görünse de, atalarının doğduğu toprağı özlediğini söylüyor. O Ermeni ustanın başını bir Türk gencinin omzuna yaslayarak akıttığı gözyaşı da köklerinin bulunduğu topraklar içindir.
Soru: Bilge ve sanırım Zafer de « vur emri » ile aranmalarına karşın Türkiye’ye dönmeye karar veriyorlar. Romanın devamı gelecek mi?
Cevap: Bilge « vur emri » ile aranmasına rağmen Türkiye’ye dönme kararı veriyor. Ama Zafer’in dönme kararı alıp almadığını ben bile bilmiyorum.
Ejderha Yılları, Ekim 2001, Gendaş Kültür , roman, 168 sayfa , 3. 750. 000 Tl.
