Çıkardığımız şiir dergisinin yeni sayısını almak için matbaaya gittiğimde, yeni ciltlenmiş iki kitapla karşılaştım. Telos Yayınları tarafından yayımlanan bu iki kitap, henüz yazarının eline bile değmemiş olmalıydı. Kitapların yazarı, ilk düzyazısını 1972 yılında Varlık dergisinde yayımlayan şair Ahmet Telli. Yıllardır, şiirlerinin yanı sıra dergi ve gazetelerde düzyazılar da yayımlayan Telli, 23 yıl aradan sonra bu düzyazıları iki cilt halinde yayımlamış.
Ahmet Telli’nin “Ben Hiçbir Şey Söylemedim” ve “Sulara mı Yazıldı?” adlarını taşıyan kitaplarında yer alan yazılarının çoğu, benim de bir dönem çalıştığım Özgür Gündem ve Demokrasi gazetelerindeki köşeyazılarından oluşuyor.
Telli’nin, “Ben Hiçbir Şey Söylemedim” adlı kitabında toplam 41 düzyazı yer alıyor. ‘Şairin Masalı’ adlı yazı ile açılan kitapta özellikle ‘Göz hizası kitapları’, ‘Sözcüklerin de haysiyeti vardır’, ‘Sanatın gücü, sanatçının refleksi’, ‘Yazar örgütlenmeleri üzerine’, ‘Kuşak olgusu’, ‘Şiir dil ve ideoloji’ ve ‘Şiirin cinsiyeti’ gibi yazılar, Türkiye’deki edebiyat ortamı ve edebiyatçıların oluşturdukları örgütlerle ilgili saptamaları ve değerlendirmeleri içeriyor.
Telli, günümüz şiirine ilişkin yürütülen kimi tartışmalarla ilgili değerlendirmelere yer verdiği yazılarında, ülkemizin yakın tarihinde yaşanan siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarla ilgili düşüncelerini de şair duyarlılığıyla dile getiriyor.
Kitabın önsözünde ise, Telli, neden ‘hiçbir şey söylemediğini’ şöyle anlatıyor: “Yazılarımın susku noktalarına birer ayna konulmuş ve bu aynaları kırma hakkı isteyene en başta verilmiştir; ancak, bıraktığım mesafeden seslendiğimi de hatırlatmak isterdim: ‘Ben Hiçbir Şey Söylemedim’.”
“Sulara mı Yazıldı” adıyla yayımlanan Telli’nin ikinci kitabı ise dört bülümden oluşuyor. Kitabın ilk bölümünde, şairin kimi edebiyat etkinliklerinde yaptığı konuşmaların önceden hazırlanmış ya da bu etkinliklerdeki konuşmaların sonradan oluşturulmuş metinleri yer alıyor.
Bu bölüm yazılarından ‘Şair ve metafizik’, şair, şiir ve sahicilik ritüeli üzerine bir açılım getirmeye çalışsa da, aslen bir etkinlikte yapılan konuşmanın metni olduğu için belki, gerekli açılımı sağlayamıyor. ‘Düşünce özgürlüğü ve şiir’ başlık yazıda ise, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan katliâma vurgu yapılıyor ve şiirin özgürleştirici bir dil olduğu saptanarak, şairlere yönelik saldırıların bu özgürleştici güce yönelik olduğu savlanıyor.
Kitabın ikinci bölümü, şairin, yazın dünyasından tanıdığı kişilerle ve bu kişilerin sanatsal faliyetleriyle ilgili incelemelerden oluşuyor. Bu bölümde, özellikle Cemal Süreya, Metin Altıok, Behçet Aysan ve Tugrul Keskin’in üzerine değerlendirmeler yer alıyor. Kitapta ayrıca, kimi yazar ve şairlerin yayımlanmış kitaplarından yola çıkılarak, bu kişilerin, edebiyat kişiliklerine yönelik saptamalara da yer veriliyor. Kitabın son bölümü ise bir anlamda yazarın kişisel yazın tarihi sayılabilir.
Bugüne kadar sekiz şiir kitabı yayımlamış olan Ahmet Telli’nin her iki kitabından da anlaşılacağı üzere, şair, söz ve eylemi, insanın arınması ve arınıp ‘kendisi’ olmasının olanakları olarak algılıyor. Telli, yazmayı sözün ve eylemin buluştuğu ender alanlardan biri olarak görüyor. Ve bir şair olarak düzyazılar yazmasını ise şu sözlerle ifade ediyor; “Yazmak, sözün ve eylemin buluştuğu ender alanlardan biri olarak, yazarını sorguladığı kadar onun arınması için de bir olanaktır. Yarışmacı ve yarıştırmacı bir ahlâkı reddeden, inanca ve toplumsal dayatmalara karşı gerektiğinde yalnızlaşmayı, azalmayı göze alarak paylaşımcı bir hayatı tercih eden; buluşan ve buluşmaları olanaklı kılan yazma eylemi, söylemek ile eylemek pratiğidir elbette…”
Ancak, her iki kitap da, şiire bu kadar emek vermiş bir şair olan Ahmet Telli’den günümüz Türk şiiri üzerine daha derinlikli değerledirmeler ve kapsayıcı eleştiriler beklentisini ateda boşa çıkarıyor.
Belki de, kitabın ön sayfasında yer alan bir Asuri Kitâbesi alıntısı (“Bu son günlerde dünyamız bozuluyor; her tarafta rüşvet ve yozlaşma; herkes kitap yazmak istiyor ve öyle görülüyor ki, dünyanın sonu yaklaşıyor…”), yine kitabın son sayfasında yer alan Adorno’nun sözleri (“Kitapların çoktandır kitaba benzemekten çıktığı bir dünyada, gerçek kitap da bir kitap olamaz artık…”), bu iki kitabın akibetini de açıklayacak kapsamda.
(*) Ahmet Telli, “Ben Hiçbir Şey Söylemedim”, 170 sayfa, Telos Yayınları, Ağustos 2001.
(**) Ahmet Telli, “Sulara mı Yazıldı”, 174 sayfa, Telos Yayınları, Ağustos 2001.
***
TAHLİYE MUŞTULU KİTAP
Türkiye’de şair ile cezaevi birbirine çok yakın iki sözcük gibi. Yazdığı şiirlerden dolayı “içeri” giren şairleriyle, “içerden” dışarıya ses veren şairleriyle, Türkiye’de, hâlâ cezaevlerinin “edebiyat okulu!” olduğu /olacağı gerçeği hüküm sürüyor. Bu gerçeklikte elbette olumlanacak bir şey yok.
Hayatın naif ve “garip” cilveleri de oluyor. 9 buçuk yıl birçok cezaevinde “konaklayan” C. Hakkı Zariç, cezaevine girmeden önce Kars’ta tanışmış şiirle. “İçeri” girdiğinde 19 yaşında olan ve gençliğinin en “delişmen” günlerini ‘orada’ geçiren Zariç, 29 yaşındayken, tahliye muştusunu, Hera Şiir Kitaplığı’nca “Keşke Hiç…” adlıyla yayımlanan ikinci şiir kitabıyla birlikte aldı.
Kendi betimlemesiyle, “ön sözünü kaçırdığı halde”, tekno-endüstriyel sistem içerisinde, dışardaki bireyin “ağdalı” yalnızlığına, gündelik hayatın rutin ağrılarına, şiirin karşı çıkan gücünün bilinciyle cezaevinde de şiirden uzak durmamış Zariç. “Keşke Hiç…”teki şiirlerin cezaevinde yazılmış olması bir yana, kitapta yer alan şiirlerde cezaevi yaşantısının izlerini bulmak olası değil. Şair, sanki şiirin biz insanlar neysek, ona bir itiraz olduğunun da farkında. Ve bu farkındalıkla Zariç, “sıkıştırılmış mekan çaresizliğini” aşarak yaratmış dizelerini ve şiirlerini. “Düşler de yağmalanabilir, öğrendin artık / Siliverir kendisini takvimlerden lirik yaz / Kirazlarda vuslatın zakkum iğneleri / apansız / Kentlerde kırık dallı bahçeler çoğalır…” dizeleriyle, adeta, içine yıldırımlar düşen insanın zar tutan her harfin içindeki azap’la hesaplaşmasının şiirini yazmış.
Hakkı Zariç, şiirin öncelikle sezgisel olduğunun ve asla gerçek mekâna dair olmadığının, gerçek zaman ve mekânın dışında kendine dair zamanı ve mekânı olduğunun ayrımında. Yer yer “aşınmış” sözcük ve duyarlıklara düşse de, kitaptaki “önsöz” adlı ilk şiirde olduğu gibi, “Çalıntı zamanlarda / Kıt buluşmalarımız / Kavuşmalarımız topal / Ayrılıklarımız koşaradım” diyerek, günümüz insanın yaşam karşısındaki çareli (!!!) “çaresizliğini” yıkıcı olarak ortaya koyuyor.
Zariç’in şiirlerinde ortaya çıkan bir başka gerçek ise, şiirin aşkzede işi olduğu. “Ne zaman bir kadın sevsem / Zehmeri oluyor bahar…”
O’nun şiiri, “Her yağmur yağışında dizlerinden vurulan” bir aşkzede.
Çünkü, “yanılsamaysıyla yetmeyen, yokluğuyla üşüten” bir aşk, her koşulda “sevginin gülden-seda kaneviçesine”, işliyor kendini. Çünkü şiir, öncelikle, şairin, kendi kulağında yankılanan ses’tir. Ama, bu sesin suç ortakları da bu sese kulak kabartmalı ve kendilerini bu sese katmalı.
Zariç’in şiirini “cezaevi yaşanmışlığı”na indirgemek, en hafifinden bir haksızlık. Çünkü, kitaptaki şiirler de gösteriyor ki, cezaevlerinde yaşadığı 9 buçuk yıldan çıkarsadıklarıyla birlikte, aslında o bugünün peşinde. Bugün yaşanan her şeyi sorguluyor. Tahliye muştusunu ikinci şiir kitabıyla birlikte alan Zariç’in şu dizeleri, verili hayatı sorgulamanın adeta bir gereklilik olduğunun da ifadesi gibi: “Aşkıyla ömrümü törpüleyen ve aşkımla / Törpülenen sevgilim / Hangi sözcüğün penceresini taşlasam sorularla / Bitmez yolculuklara gidişin hangi kapısını kırsam / Karnımda tekme atan acı derinliğin / Yoksa ben büyük kırılmalara perçinli miyim?..”
*C. Hakkı Zariç, “Keşke Hiç…”, 64 sayfa, Hera Şiir Kitaplığı, Mayıs 2001
***
“ACININ KÜLRENGİ”
Türk şiir tarihinde “gecikmiş” şiir kitaplarının öyküsü azımsanmayacak kadar çok. Örneğin Yahya Kemal’in hayattayken hiç şiir kitabı yoktu. Şiirleri öldükten sonra kitaplaştırıldı. Ahmet Muhip Dranas ise, ilk şiir kitabı yayımlandığında 66 yaşındaydı. Ahmet Hamdi Tanpınar, 40 yaşında ilk şiir kitabını yayımladı.
Bu yazımda yukarıda andığım şairlerin şiir kitaplarının “geç” yayımlanışlarının ökyüsünü anlatacak değilim. Ancak, 1958 yılından bugüne kadar ülkemizde yayımlanmış edebiyat dergilerinin hemen çoğunda (Hakimiyet Sanat, Yeni Türkü, Anadolu Ekini, Gerçek Sanat, Çağdaş Türk Dili, Papirüs, Promete) şiir yayımlayan Trabzonlu şair/gazeteci Attila Aşut’un “Acının Külrengi / Mart 2001” adıyla Serander Yayınları tarafından yayımlanan şiir kitabından söz edeceğim.
Aşut’un, gerisinde 42 yıllık bir şiir birikimi taşıyan bu ilk şiir kitabı, “gecikmiş” bir kitap olmasına karşın, adeta, şiirin zamana karşı direncinin de göstergesi.
“Trabzon’da Bir Zenci”, “Yaralı, Bungun, Tutsak” ve “Şiirin Rengi” adlı üç bölümden oluşan kitabının neden “geciktiği” konusuna ise şu açıklamayı yapıyor Aşut: “Ben eylemsiz bir yazar olmadım. Kendimi bildim bileli, hep örgütlülüğü ve savaşımcılığı savundum. Birçok meslek örgütünün, bu arada Türkiye İşçi Partisi’nin Trabzon’da kurucusu, yöneticisi ve aktif üyesi oldum…” Gerçekten de, Rüştü Onur’un 22 yaşında, Lermontov’un 27, Nilgün Marmara’nın 29, Orhan Veli’nin 36, Lorca’nın 38 yaşında ve daha pek çok şairin “erken ölüme” yenik düşmeleri, aradan geçen 42 yıl gözönüne alındığında, şiirimizin her bakımdan geçirdiği evreler, altüst oluşlar açısından oldukça uzun bir zaman dilimi. Ancak, Aşut’un, 1960’lı yılların toplumcu şiiri anlayışı içinde olgunlaşmışlığı, İkinci Yeni’ye yönünü açık tutmuşluğu ve 1980’li yıllarda bireyi öne alan şiir anlayışı ile günümüz şiirinin kişiselliğe evrilmişliği içinde, şiiri çok iyi izlediği de bir gerçek. “Yeni de bir rengi olmanı her ozanın / Saydamlaştırmak için acıları. / Onlar ki yaşamın kalabalık ormanında / Yapayalnız renk avcıları” dizeleri ile açılan “Şiirin Rengi” adlı 16 bölümden oluşan şiir, Aşut’un Türk şiirini yakından izlediğine örnek olabilecek nitelikte. Nazım Hikmet’ten, Dağlarca’dan, Ahmet Telli ve Ahmet Erhan’a kadar, bir anlamda Türk şiirinin rengini sözcüklerle yansıtan şiirin serüveni ise oldukça ilginç. İlk olarak Çağdaş Türk Dili Dergisi’nin 13. sayısında (Mart 1989) 6 bölümü ve aynı derginin 15. sayısında (Mayıs 1989) son 10 bölümü yayımlanan şiir, Türk şiirinde “intihal” gerçeğini de gözler önüne seriyor. Kitabın sonuna eklenmiş ve şair Hüseyin Atabaş tarafından kaleme alınmış “Şiir Çalmanın Rengi” başlıklı yazı, Türk şiir tarihine geçebilecek bir belge niteliğinde.
Aşut’un Ocak 1984’de Mamak Askeri Cezaevi’nde yazdığı “Bekle Beni Bir Akşam Alacasında” başlıklı şiiri (“Irmaklar çoğalır gözlerimde / Soluğum eritir dağları/ Sen kuşanıp sevgiyi düşünce yola”) ve Onat Kutlar için yazdığı dizeler (“Ağla sevgili yurdum, ağla / Yazgılıysak eğer / Bu mızraklı ilmihal düzenine”), hâlâ kanayan yaralarımıza parmak basıyor. Belli ki, 42 yıldır şiir biriktirmiş olan Aşut, “Sabrın gülünü sula”mış, ilk şiir kitabını yayımlamak için.
*Attila Aşut, “Acının Külrengi” 107 sayfa, Serander Yayınları, Mart 2001.
