En-dor, İncil’de, içinde bir medyumun yaşadığı belirtilen eski bir kent (Reed, 1962, s.100). ‘En-dor’a Giden Yol’ ise, 1916-1918 yılları arasında, Osmanlı’da savaş esiri olarak bulunumuş iki İngiliz’in (Jones ve Hill) kaçış öyküsü. (İlk basımı 1920’de.) Bu kaçışı nasıl mı gerçekleştiriyorlar? Önce medyum, sonra akıl hastası taklidi yaparak… Jones bir paranoyak, Hill ise sürekli İncil okuyan bir karasevdalı oluyor, kaçabilmek için… Herhalde, altı ay İncil’i okuyan/okuyormuş gibi yapan Hill bulmuştur bu adı…
1916’da Hill ve Jones, çeşitli cephelerde ele geçen diğer savaş esirleriyle birlikte, Yozgat Cezaevi’ne getiriliyor. Burada, aslına bakılırsa, diğer cezaevlerine göre iyi bir yaşam sürüyorlar. Ama canları sıkılıyor ve gelen bir mektup onlarda, ruh oturumları yapmayı esinliyor. Güçlü bellekleri ve alabildiğine boş zamanları sayesinde, bu işte kısa sürede ustalaşıyorlar. Önce diğer mahkumları, daha sonra çevirmenleri Moiz’i kandırıyorlar. Moiz, Ahçı ve cezaevinden sorumlu komutan Kazım Bey’in bir sorunları var: Bir Ermeni’nin gömdüğü hazineyi arıyorlar. Kazım Bey, ruhlara vb. inanan biri olduğundan, o da yavaş yavaş “‘Ruhçuluk’ dinine yöneliyor” (Bu ifade, kitabın yazarı olan Jones’a ait.). Medyumların konuştukları Hayalet’ten, hazinenin yerini öğrenmek istiyorlar. Halbuki, Jones ve Hill’in aklında kaçış tasarıları var ve birtakım istekleri, hazineyi Hayalet’e buldurmak amacıylaymış gibi gösterip, Kazım Bey’in açığını yakalamak istiyorlar.
O dönem Osmanlı cezaevlerinde şöyle bir uygulama var: Bir cezaevinden kaçan olursa, geri kalanların yaşam koşulları bir hayli kötüleştiriliyor. Bu, heryerde asılı olduğundan, kimse kaçmaya yeltenmiyor. Ayrıca, Yozgat’tan kaçış, coğrafi koşullar açısından da zor. Bunun için Jones ve Hill, öyle bir şey yapmalılar ki, Kazım Bey suç ortağı olsun, O’nu İstanbul’a şikayet etmekle tehdit edebilsinler. Jones ve Hill bu yolda, Hayalet aracılığıyla, Moiz’u ve Kazım Bey’i parmaklarında oynatıyorlar. Bahçeye daha önce bir mahkumca bulunmuş, kullanılmaz durumda olan bir tabanca gömüyorlar. Kazım Bey, bahçe kazılıp tabanca bulununca, medyumlara iyice inanıyor. İkinci işareti bulmak için, Hayalet’in ağzından, birtakım koşullar öne sürüyorlar: Bunlardan biri, Hayalet’in hazinenin yalnızca kazma işi sırasında hazır bulunanlara verilmesini istediği… Böylece, o ana kadar olaya aşçılık düzeyinde katılan Kazım Bey de işe katılabilecek, Hill’se Kazım Bey’in ve diğerlerinin elyapımı bir fotoğraf makinasıyla fotoğraflarını çekecek, bunu daha sonra koz olarak kullanacaklar. Yine bahçeye gizlice bir kutu gömüyorlar: içinde bir altın lira ve Ermenice yazılar var (Ermenice’yi, diğer birçok alanda yaptıkları gibi, kitaplardan öğreniyorlar.). Moiz ve Kazım Bey şaşkına dönüyor. Hill, kimse anlamadan fotoğraflarını çekiyor. Artık öyle bir noktaya geliyorlar ki, Hayalet’in yazdığı dilekçeleri, konuşmaları filan kullanır oluyorlar. İstanbul’a gönderdikleri dilekçeleri, Hayalet –daha doğrusu Jones- yazıyor.
Kazım Bey’in gözü, hazineden başka bir şey görmüyor. Sırf hazine için O ve Moiz, Hayalet’in (Jones’un) her dediğini yapıyorlar. Daha önce, Kazım Bey kimi mahkumlarla av partisi yapıyordu. İstanbul’dan bu uygulamayı durdurması için emir geliyor. Ama Hayalet O’na, İstanbul’un kendisinin denetiminde olduğunu, merak etmemesini ve av partilerini sürdürmesini söylüyor. Kazım Bey, tam da bunu yapıyor.
Hayalet, hazineyi bulmak için, ikinci işaretten sonra, üçüncüyü bulamıyordu. Bunun nedeni şuydu: Üçüncü işareti bulmak için, şu an hayatta ve İstanbul’da olan AAA’yı bulmak gerekiyordu. Yozgat’la İstanbul arası uzak olduğundan, medyumlar, AAA’nın düşünce dalgalarına ulaşamıyorlardı. Yalnızca bu hazineyi değil Anadolu’daki tüm hazineleri bulmak istiyorlarsa, Jones ve Hill’i, Hayalet’in denetimi altında, İstanbul’a göndermelilerdi. İşin yasal kılıfa uydurulması olayını, Hayalet çözecekti. Hayalet, bu sorunu şöyle çözüyor: Mahkumlardan biri hekim ve bu hekim, Jones ve Hill’i akıl hastalıkları konusunda gizli gizli eğitiyor. Jones ve Hill, akıl hastası taklidi yapacaklar. Yozgat hekimlerini atlatıp, olay çıkarıp, tedavi edilmek üzere İstanbul’a gönderilecekler. Başarılı oluyorlar. Koz olarak kullanılabilecek fotoğrafları, acil bir durum olduğunda ortaya sürmek için, bir mahkuma veriyorlar. Sevkedilirken, bir otelde, sözümona intihar girişiminde bulunuyorlar. Onlar’a eşlik eden ve korkunç derecede saf olan Moiz’a, daha sonra İstanbul’daki hekimleri inandırmak için, Hayalet’in emriyle, ikna edici raporlar yazdırıyorlar. Hill, sürekli İncil okuyan, sessiz karasevdalı oluyor; Jones ise, İngilizler’den nefret eden ve İngilizler’in kendisini öldürmek istediğini, mahkumlardan Baylay’in ve diğer tüm İngilizler’in yemeklerine zehir kattıklarını, Türk olduğunu, Hill’in kendisinin mühendisi olduğunu, kendisinin ise İngiltere’yi haritadan silmek için herbiri 10.000 asker taşıyan 3000 uçağın tasarımını yaptığını vb. iddia ediyor. İkisi de, inandırıcı olması için, aylarca, çok az yemek yiyorlar. Jones, daha da inandırıcı olsun diye, “History of My Persecution by the English”
1918-İstanbul. Sevkedildikleri Haydarpaşa Hastanesi’nde ünlü bir hekimle karşılaşıyorlar: Mazhar Osman. Jones, O’nu, kitabında, sevecen ve insancıl bir hekim olarak betimliyor. Hekimlerin iyi insanlar olduğunu ama onların olmadığı gece saatlerinde, -hademeler tarafından- insanlıkdışı uygulamaların da yapıldığını belirtiyor. Mazhar Osman’ın işleri yoğun olmasa, diğer bir deyişle tanı koyarken altlarının raporlarına güvenmese, hile yaptıklarını kesinlikle anlayabileceğini söylüyor. Mazhar Osman, Onlar’ın akıl hastası olup olmadıklarına karar veremiyor. Sağlam çıkarlarsa, yıllarca zindanlarda sürünecekler. Rapor verirse, kurtulacaklar. Ama daha sonra vicdan azabı çekmemek için, deli raporu veriyor. Böylece, mübadele gemisi ile İngiltere’ye dönebilecekler. Mübadele gemisi gecikiyor. Zor durumda kaldıkları oluyor sıklıkla.
Jones, Hasanoğlu Ahmet ya da Ahmet Hamdi Paşa olduğunu iddia ediyor, bu adla çağırılmadıkça, konuşmayı reddediyor, fes takıyor, yatağının üstüne Enver Paşa’nın resmini asıyor vb. Altı ay boyunca, akıl hastası taklidi yapmak zorunda kalıyorlar. Ve bu arada Jones, casusluktan da geri durmuyor: Yurda dönünce geri kurumlara iletmek üzere, askeri ve siyasal bilgiler topluyor. Uçaksavar toplarını, gizli cephanelikleri açığa çıkarmak için, gizlice hastaneden kaçıyor. Hekimler, bu kaçışlarını, onun deliliğine veriyorlar. Onlar hastanede gemiyi beklerken, Yozgat’tan büyük bir kaçış gerçekleşiyor. Geride kalanlar için, beklendiği gibi, yaşam koşulları zorlaşıyor. Onlar da, Kazım Bey’i, fotoğrafı da kanıt olarak sunarak, bir üst kuruma şikayet ediyorlar. Bu, Kazım Bey’in Harp Divanı’nda yargılanmasına yol açıyor. Bir yandan da, durum hakkında Haydarpaşa’ya da haber gittiğinden, Jones ve Hill’den bir hayli kuşkulanıyorlar. Ama Jones ve Hill tuzağa düşmüyor. Sonunda, o zamanlar İngiliz toprağı olan Mısır’a/İskenderiye’ye varıyorlar.
Kitap, Hayalet’e hala inanan, Moiz Eskenazi’nin üç mektubuyla son buluyor: Moiz, Hayalet’in telkiniyle, orduya girmişti. Hayalet, üstün bir ulusun bir insanı olarak O’nun dünyanın yöneticisi olacağını söylemişti. Moiz şimdi, İspanyolca, Almanca ve Arapça çalışıyormuş, dünyanın yöneticisi olmak için…
Jones ve Hill, gemiler İskenderiye’ye doğru yola çıkarken, Mondros Ateşkesi’nin imzalanacağını bilseler, herhalde bu kadar uğraşmazlardı. Akıl başlarındaysa tabii…
***
Bu kitap, Liz Behmoaras’ın hazırladığı Mazhar Osman kitabı için kullandığı kaynaklardan biri. Ama ne yazık ki, Behmoaras, bu kitabı biraz özensizce kullanmış: Behmoaras, kitabının 201 ile 205’inci sayfaları arasında yeralan ‘Haydarpaşa’da İngiliz Ajanları’ başlıklı bölüm için, Jones’un kitabından 286 ile 291’inci sayfa arasını kullanmış. Sırayı değiştirmiş, Mazhar Osman’ı önce Hill’le sonra Jones’la konuşturmuş. (Bu zararlı bir şey değil.) Jones, yalnızca Hill’in bu altı ay zarfında kanlı basur (dizanteri) hastalığına yakalandığını belirtirken (Bkz. Jones, 1973, s.301), Behmoaras, ikisini de hasta ediyor (Bkz. Behmoaras, 2001, s.205). Daha kötüsü, Behmoaras’ın, Hill’le Jones’un, Mardin’de intihar girişiminde bulunduğunu iddia ediyor (Bkz. Behmoaras, 2001, s.201), halbuki Jones, ‘Mardeen’in Yozgat’a altmış mil uzaklıkta bir küçük kasaba olduğunu belirtiyor (Bkz. Jones, 1973, s.244). İstanbul’a gönderilen mahkumların, yol üstünde Mardin’e uğramaları zaten mantıklı görünmüyor. Bu, Mazhar Osman kitabında hayati bir ayrıntı olmadığından, umarız bu yanlış, yeni baskıda düzeltilir.
Kitap böyle bitiyor. Ama Behmoaras’a bakılırsa, “The Road to En-Dor” kitabı, daha sonra Mazhar Osman’ın bir davada kabul görmesini de sağlıyor. Bu dava, ünlü Torlakyan davası. 1921’de, Misak Torlakyan, Eski Azeri İçişleri Bakanı Behbud Han Cevanşir’i öldürüyor. Torlakyan’ın avukatı, müvekkilinin cinayeti bir sinir nöbetindeyken işlediğini öne sürüp, salıverilmesini istiyor. Mahkemeye bilirkişi olarak, Mazhar Osman çağrılıyor, sanığa koyduğu tanı, sanığın cinayeti olağan bir ruh hali içinde işlediği. Torlakyan’ın avukatı, hekimin bu kararının siyasi olduğunu ve bir Türk olarak, Ermeni olan müvekkiline önyargılı davrandığını ileri sürüyor. Mazhar Osman’ın böyle bir söz karşısında diyecek bir şeyi yok. Ama yargıç söze karışıyor ve avukata, Jones’un kitabını gösteriyor. Jones, kitabında, Mazhar Osman’ın hasta kim olursa olsun –Türk ya da İngiliz-, herkese eşit ve insancıl davrandığını yazmıştı. Böylece, avukatın sözü geçersiz sayılıyor. Mazhar Osman’ı O’nu kandıranlar bile sevgi ve saygıyla anıyor sonuçta…
***
Ya peki İngilizler’in Mısır’daki, Hindistan’daki, Burma’daki ve kana buladığı diğer tüm egemenlik bölgelerindeki zindanlarında kaç bin insan çürüdü?.. Bir gün onların öykülerini de okuyabilecek miyiz?.. Onlar’ın tarihi ne zaman yazılacak?
KAYNAKLAR
Behmoaras, L. (2001). Mazhar Osman: Kapalı kutudaki fırtına. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Reed, W. L. (1962). En-Dor. In G. A. Buttrick (Dict. Ed.). The Interpreter’s dictionary of the Bible. Vol.2. (p. 100). New York et Nashville: Abingdon Press.
Jones, E. H. (1973). The road to En-Dor. London: White Lion Publishers.