Söze “şiir” ve “şair” sözcüklerinden başlamak istiyorum.
Kimi yazarlar, “ozan” sözcüğünün anlamını daraltıp, bunu yalnızca “saz şairi” bağlamında kullanma eğiliminde olsalar da, ben “şair” yerine “ozan” demeyi yeğliyorum. İki nedenden dolayı: birincisi, yalın Türkçe’den yanayım. İkincisi, “ozan”ın, güzel ve çağrışımlı bir sözcük olduğunu düşünüyorum.
Tabii, sözün burasında, hemen yeni bir güçlük çıkıyor karşımıza. Hadi, “şair”e ozan dedik, peki “şiir” için ne diyeceğiz?
Eski Türk kaynaklarında, şiir için “yır” sözcüğü geçiyor. “Yır”, ayrıca “şarkı, türkü, nağme” anlamına da geliyor. “Yırlamak” ise şarkı, türkü, şiir söylemek…
Nurullah Ataç, 50’li yıllarda bu sözcüğü diriltmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Bilmiyorum, “yır”, “hır”ı, ya da “yırlamak”, “zırlamak”ı çağrıştırdığı için mi bu sözcük tutmadı!
Asaf Halet Çelebi gibi, şiirimizin “mistik” bir bilgesi saydığım sevgili Osman Numan Baranus (kendisi on yıl kadar önce Ankara’dan İstanbul’a göçtü ve sesi soluğu iyice kesildi!), şiir için “özün” sözcüğünü kullanarak bu sorunu çözmeye çalışmıştı. “Öz” ve “ün” sözcüklerinin bileşiminden oluşan bu sözcük, kanımca şiirin özlü bir tanımını da içermektedir. Baranus, “ozan”ın kardeşi saydığı bu sözcüğü yalnızca kullanıp savunmakla kalmamış, Ankara’da 1971-1973 yılları arasında çıkardığı şiir ağırlıklı bir yazın dergisine de ad yapmıştır. Gazete boyutundaki “Özün”ün ömrü çok uzun olmamışsa da -ancak 24 sayı çıkabilmiştir-, bu ilginç derginin yazın tarihimizde olumlu bir iz bıraktığını düşünüyorum. Ne var ki, “özün” sözcüğü de çok sınırlı bir sanatçı çevresinin dışına çıkamadığı için zamanla unutulup gitti. Yani demem o ki, üzerinde uzlaşma sağlanacak daha uygun bir karşılık bulununcaya dek, “şiir” sözcüğünden vazgeçmemiz pek olanaklı görünmüyor…
Şiir nedir?
Çok sorulmuş bir sorudur bu. Hiçbir zaman da yanıtını tam bulamamış bir soru… Kuşkusuz, pek çok ozan ve kuramcı tanımlamaya çalışmıştır şiiri. Ama, -eski deyişle- “Efradını câmi, ağyarını mâni” biçiminde eksiksiz bir tanım çıkmamıştır ortaya. Şiir için söylenenler; “şiirsel sözler, şairane anlatımlar, ozanca betimlemeler” olmaktan öteye geçememiştir. Bunu doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü şiir, kolay kolay tanıma sığmaz. Şiirin atı gem tanımaz!
* Şiir ne bir savsöz, ne bir hikmet, ne ilginç bir buluş, ne de tek başına bir duygu, düşünce ya da imgedir. Belki bunların hepsidir, hepsinin bileşimidir…
* Bütün sanatlar gibi şiir de yaşamdam çıkmıştır ve yaşamla iç içedir. Hatta, yaşamın kendisidir. Bu nedenle, şiiri yaşamdan ayrı düşünemeyiz. Afşar Timuçin, gerçek şiiri, “yaşamın içine var gücüyle dalmak” olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Bunun için elbette hiç ödünsüz yaşamayı becerebilmiş olmak gerekiyor. Ödünsüz dürüst, ödünsüz serseri, ödünsüz sevdalı, ödünsüz deli, ödünsüz serüvenci ya da ödünsüz kavgacı… Kurnazca değil, gerçek bir sevdalı olarak yaşamak…” (“Bir Şairin Ölümü, Yaşam İçin Şiir, Nisan 1983)
* Ozanlar mutsuz insanlardır. Çünkü, insan soyunun en duyarlı, en kırılgan yaratıklarıdır şiir emekçileri. Aragon‘un “Mutlu aşk yoktur” deyişi gibi, ben de “Mutlu ozan yoktur” diyorum.
* Sanat, gerçeğin yanındadır, ama gerçeğin doğrudan aktarımı değil, estetik yansımasıdır. Bu nedenle, incelik taşımayan slogancı şiiri devrimci sayamıyorum. Şiirde anlatım inceldikçe şiirsel düzey yükselir ve yaratılan ürün, işte o zaman sanatsal nitelik kazanır.
* Şiir, tüm sanatların en üstündedir. Örneğin, “resim gibi şiir” sözünde, bir bakıma şiiri küçültme anlamı gizlidir. Ama, “şiir gibi resim” denildiğinde, resmi yüceltme söz konusudur. En azından bana öyle gelir.
* Bir de şuna inanıyorum: Evliliğin aşkı öldürmesi gibi, gazetecilik uğraşı da ozanlığı öldürüyor! Bu yüzden, mesleğimin şiire düşman olduğunu düşünüyorum! Bana göre, ozanlıkla bağdaşmayan mesleklerin başında ” gazetecilik” geliyor. Orhan Veli gibi, Evkaf’ta memur olmaktan bile beter bir iştir bu! (Sevgili Aytekin Karaçoban, “Şiir Postası”na geçtiği yazılardan birinde, kendi mesleğinden (sosyal danışmanlık/öğretmenlik) yola çıkarak, şiir-meslek ilişkisini şöyle irdeliyordu: “Şair, bu meslek içinde tümüyle uzakta bulmaktadır kendini. Bu meslekte düşe, düşlemeye yer yoktur. Oysa şiirin ana kaynaklarından biridir bu.” Karaçoban dostumuz, buna bir de “yabancı bir ülkede yabancı bir dille düşünmenin güçlükleri”ni ekliyor haklı olarak. Ama, Karaçoban‘dan bir noktada ayrılıyorum: Mesleği sevmenin şiir üretimine doğrudan bir katkısı olacağını sanmıyorum. Örneğin ben gazeteciliği severek yapıyorum ama, onu şiir uğraşıma düşman görüyorum!)
* Şiir denilen haspa çok kıskançtır, kendisinden başkasına zaman ayırmanıza hiç katlanamaz! İhmal edildiğini anladığında, hemen terk eder sizi! Yani şiir, “Viran olası hanede evlad-ü iyal var!” mazeretine pek kulak asmaz! Ozanın kendisine ihanetini ise “zinhar” bağışlamaz! Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın saptamasına katılıyorum: “Şiir kuma kaldırmaz!”
* Ozanlık sıradışı bir uğraştır, yani rutin adamın soyunacağı iş değildir. Çünkü ozan, aykırı insandır; toplumda hep muhalif kimliğiyle öne çıkar. Sürekli eksik gedik arayan, uyumsuz bir kişiliktir. Dikkat ederseniz, yazın tarihinde iz bırakmış özgün ozanlar, genellikle uçarı, bohem, aylak, hatta serseri ruhlu insanlar arasından çıkmıştır. Rutin adamın özgün şiire ulaşması güçtür. Tekdüze yaşam, ozanın yaratım kaynaklarını kurutur, can damarını keser. Belki de bütün dünyada kadın ozanların azlığı, bu olguyla açıklanabilir. Çünkü aylaklık, genellikle erkeklere mahsus bir yaşam biçimidir. Toplum, kadınların serserilik yapmasına iyi gözle bakmaz.
* Ozanlar, kalabalıklar arasında yalnız insanlardır. Okyanusun ortasında küçük adacıklar gibidirler. Çok acı çekerler. Dünyanın herhangi bir yerinde bir kıyım, bir haksızlık, onları derinden yaralar. Çünkü ince duyarlıkların kumaşını taşırlar.
* İyi bir ozan, dünyayı kavrayıp özümseyecek bir kültür birikimine sahip olmalıdır. Ama, edebiyatı iyi bilmek, iyi ozan olmaya yetmez. Tıpkı, İletişim Fakültesi’ni bitirmenin iyi bir gazeteci olmaya yetmeyeceği gibi… Salt yazın bilgisiyle şiir yazılacak olsa, en güzel şiirleri, yazın öğretmenlerinin yazması gerekirdi. Oysa Tevfik Fikret, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Cevdet Kudret, Behçet Necatigil, Cahit Külebi gibi az sayıdaki örneği saymazsak, genellikle kötü şiirlere imza atmıştır yazın öğretmenleri.
* Yetenek olmadan şiir yazılmaz. Ama yetenek, iyi ozan olmak için tek başına yeterli değildir. Sevgi gibi, şiir de emek ister. Şiirde işçiliği çok önemsiyorum. Yaşar Miraç‘ın dediği gibi, “Ben bir şiir işçisiyim / Türkünün gümüşçüsüyüm”.
(Sürecek)