- Şiirin ilkesi, kuralı var mıdır? Şiir, kuşkusuz bir disiplindir, hesap kitap işidir. Ama, yine de uzun boylu hesap kitap kaldırmaz. Salâh Birsel, yıllar önce (1950’lerde) “Şiirin İlkeleri”ni yazdı. Yenilik Yayınları arasında çıkmış beyaz kapaklı bu kitapçığı anımsıyorum. Usumda o kitaptan yalnızca bir tümce kalmış: “Şiir maydanoz değildir!” Bizim “şıngır mıngır” Salah Bey’e pek yakışan bir tanımlama değil mi?
· Şiirin ne olup olmadığına karar verebilecek bir yetke organ, örneğin bir “Ozanlar Yüksek Kurulu” yok… İyi ki de yok! Biliyorsunuz, ozanlar birbirini sevmez; hep çekişip dururlar. Mehmed Kemal bu yüzden, bir kitabına “Şairler Dövüşür” adını koymuştu. Bana öyle geliyor ki, şiir adına “fetva” verecek RTÜK benzeri bir Yüksek Kurul (örneğin Meclis-i Şuara) olsaydı, yazın dünyasında kan gövdeyi götürürdü! İşte o zaman, RTÜK’ün ekran karartmalarından bin beter “yürek karartma” olaylarıyla yüz yüze gelirdik! En iyisi, herkesin şiiri kendine!..
· Şiir, yasa tanır mı? Cemal Süreya’ya sorarsanız, şiir, “anayasaya aykırıdır”, yani “yasadışı”dır. Yasadışılıktan murat, şiirin terörist ya da banka soyguncusu olması değildir elbet. Burada vurgu yapılan, şiirin, önceden belirlenmiş kalıplara, kurallara sığdırılamayacağı gerçeğidir.
· Şiir kural tanımaz dedim ama, kendimce “3 E Kuralı” ım var: Ekonomi, estetik, ezgi (müzik bağlamında)… Şiir, gereksiz söz kaldırmıyor, bu bakımdan sözcük ekonomisi çok önemli. Şiirin biricik aracı dildir. Ancak, şiir dili, gündelik dilin dışında bir dildir. Gündelik dil anlatıcıdır, şiir dili ise sezdirici, duyumsatıcı… Dil, şiirde imgeler aracılığıyla gündelik dil olmaktan çıkar ve bir “üst dil”e dönüşür..
· Şiir imgelerle yazılır. İmge, gerçekliğin, nesnelerin, ozanın zihninde yeniden yaratılıp adlandırılmasıdır. Nesnel gerçeklik bu yöntemle sanat ürününe dönüşür. Bir başka deyişle, gerçekliğin yeniden ve estetik bir düzlemde imgelere dönüşmesidir şiir. Estetiğin es geçildiği yerde şiir yoktur!
· Şiirde ses ve tını da çok önemlidir. Bunu da “3 E” kuralının sonuncusu bağlamında söylüyorum. Gizli bir müziği içselleştirip, iç sesini oluşturamamış bir şiirsel yapı, bende hep düzyazı izlenimi uyandırır. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in büyük ozan sayılmaları, imge ustalıkları yanında, şiirde müziğe verdikleri önemle de sıkı sıkıya bağlıdır. Ahmet Haşim, “Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyumsanmak üzre oluşmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın bir dildir” diyor.
· Şiirde içerik ve biçim ilişkisi çok tartışılmıştır. Salt biçimci bir şiir anlayışını kendime yakın bulmuyorum. İçeriği her şey sayıp, biçim sorununu boşlayan yaklaşımları da… Şiirde yenilik, tazelik, içtenlik, yalınlık, önemseyip gözettiğim başlıca özelliklerdir.
· İmge, şiirin can damarıdır ama, acemi ozanlar elinde yozlaştırılmaya çok elverişli bir araçtır da. Saçmalığa varan anlamsız sözcük yığınlarını bir araya getirmekle imge yaratılmış olmaz. Hiçbir çağrışımı olmayan ölü sözcük dizileridir bunlar.Yeni şiirler neden belleklerde yer emiyor, ezbere okunmuyor? Çünkü, imgelemde ve soyutlamada sınır tanımıyor kimi ozanlar. Günümüzde şizofrenik sayıklamaları “özgün şiir” sananlar var. Oysa şiir us’u dışlamaz. Tam tersine, bilinç ve akıl işidir şiir. Ben kendi payıma, yaşamda karşılığı olmayan imgelere sıcak bakmıyorum.
· Bir de “putları yıkma” hikâyesi var…Her şeyi kırıp dökerek yenilikçi olunmuyor. Eskilere uluorta saldırarak kendimizi kanıtlayamayız. Sonunda, “enkaz” altında kalmak da var! Bizim yazın tarihimizde buna ilk girişen Nâzım Hikmet’tir. Ama, büyük ozanın sonra bu işten pişmanlık duyup özeleştiri yapması düşündürücü değil midir? Geçmişe diyalektik yadsıma yöntemiyle yaklaşıyorum ben. Yapılanları toptan yadsıyıp yoksamak yerine, olumluyu olumsuzdan ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir şey köksüz yaşayamaz. Şiir çölde oluşmaz. Geleneği olmayan bir devinimin geleceği de olmaz. “Tarih kötüdür” anlayışına katılmıyorum. Bir şey, toptan ne iyidir, ne kötü. Tüm kültürler, birikim üzerine kurulur. Birikimi ve sindirilmiş kültürü önemsiyorum.
· Sözün özü: Şiirin fazla lakırdıya gereksinimi yoktur. Şiir üzerine kuramsal gevezelik, insanı iyi ozan yapmaya yetmez. Büyük savlar, gürültülü manifestolarla ortaya çıkan yeniyetmelere gülüp geçiyorum. Genellikle bir atımlık barutu oluyor böylelerinin ve saman alevi gibi parlayıp sönüyorlar. Çünkü, yeterli hazırlıkları, altyapıları yok. Hiçbir birikime dayanmadan, salt ilgi odağı olmak için fırlıyorlar sahneye. Ama süngüleri çabuk düşüyor. Dikkat ederseniz, has ozanların çoğu, gösterişi sevmeyen, az konuşan, hatta düzyazıya bile yüz vermeyen kişilerdir. Örneğin Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiir konusunda yazılmış kaç yazısını anımsıyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Siz hiç Dağlarca’nın düzyazısını okudunuz mu? Okuyamazsınız, çünkü o şiirden başka bir şey yazmamıştır. (27 Mayıs1960 Hareketi’nden sonra, bir ara Vatan gazetesinde “Daha” başlıklı köşe yazıları yazmış olsa da, bunlar klasik köşe yazısı değil, şiir tadında kısa denemelerdir. Dağlarca, o sıralar önemli bir gazetenin kendisine sağladığı bu olanağı bile ozanca kullanmayı yeğlemiştir.)
· Yeni çağda şiirin durumu n’olacak? Yazı giderek yok oluyor. Şiir de mi yok olacak? Daha şimdiden olacakları görür gibiyiz. Şiir klipleri çekiliyor, şiir CD-ROM’ları çıkıyor! Doğal karşılayanlar olabilir. Doğrusu, ben çok yadırgıyorum bu durumu. Sanal yazı, digital şiir dönemi mi başlıyor acep? Sözü, sözcüğü dışlayan ve tümüyle görselliğe yaslanan bir teknik tasarıma şiir adı verilebilir mi?..
Ne diyordu Behçet Necatigil, “Şairler” için:
“Ne gördükse iyi kötü
Ömür biter biz hâlâ
Söyleriz.
Ne varsa şu dünyada
Türlü görüntüler
Gelsek de sonuna
Söyleriz.
Ne biter
Ne kalır geçmiş kitaplarda
Ölümden sonra da
Söyleriz.”
Acaba söyleyebilecek miyiz?
Neyse, biz yaşımızı başımızı aldık. Bu konuları da yeni kuşaklar, genç ozanlar düşünsün!
