Home autres revues imece S. 28 / Bahar 2002 – ALINTI VE EV ÖDEVİ

S. 28 / Bahar 2002 – ALINTI VE EV ÖDEVİ

34
0

Modernlerin göksel şiir haritası’nı borçlu olduğumuz Mallermè 1897’de Cosmopolis dergisinde yayımlanmak üzere olan ‘Bir Zar Atımı’nın düzelti provalarını Valèry’ye gösterirken, dudaklarında garip bir gülümseme, « sizce bu bir çılgınlık edimi değil mi? » diyecektir, yanıt beklemeksizin. Mallermè’nin « ari, karmaşık ve anlıksal imgelem konularının işlenmesini » kılgınlaştırdığını vurguladığı bu senfoninin çağımız şairlerine etkisi birincil düzlemde ve kaçınılmaz biçimde olmuştur. Mallermè, şiirle göğüs göğüse şavaşıma girmemiş kişiler için kilitli bir kapı görünümü taşır. « Her şeyin kitaba girmek için varolduğunu » söyleyen bu gece gizemcisinin metinleri, pek çok okurun gözünde « karanlık » olmanın ötesinde anlamsızdır da. Oysa şiir, Archibald Mc. Leisch’in iki yetkin dizesinde dile getirdiği gibi « bir şeyler dememeli, herşeyden önce olmalıdır. »

Güneşi yakmayan Hollanda’da da ressamlar çağlar boyunca ürettiler. Van Gogh, her ne hikmetse, bir acaip gördüğü gibi çağının ustaları, usta bellenenleri onun gördüğünü görmedi. Van Gogh’dan sonra, neden olmasın?

Bugün Van Gogh ve ‘sarı’ kelimesi yanyana geldiğinde az çok hepimize bir şey ifade ediyor. Onlar üzerinden artık bir üst dilde anlaşmamız mümkün olabiliyor, hatta aslolan ortak pay(an)dalarda buluşuluyor.

Sanat yapıtı diye tanımladığımız ürünü doğuran dürtüleri analiz etmek kolay değil. Nasıl oluyor da bir yerden bir geliyor? Esin, ilham kaynağı denilen, sonradan tu kaka edilen bir bölge, üzerinde hala düşünebileceğimiz bir bölge midir? İnsan önce başkasının işini nasıl yaptığına mı bakıyor? Bir yapı mı yoksa bir huy mu? Bir huylar bütünü mü insanı ürün vermeye yöneltir? Yapmaya başladıktan sonra aracının önünde ne yapar? Bir sanat insanının kendi ürününü yapma biçimi ile doğa arasında ne tür paralellikler, ne türden ayrılıklar var? Aynı yaşamsal bağlar mı söz konusu?

Ürününü neredeyse matematik uygulama olarak kurduğu gerçeği yanısıra sanatçının çok iyi tanımlayamadığımız hammadesi, sezi boyutu, kozmik idrak yönü önemli bir boyut. Gündelik hayattaki dengemizi oluşturma biçimimizden hareket ederek, ürün veren sanatçının belli bir hal içine girerek işine yaklaştığı düsüncesi de bu yüzyılda yoğunlaştı. Baudelaire, şiirin gelmesi sorun değildir, kovulması sorundur, derken, tabii, bir atmosfer sorununu gündeme getiriyordu.

Nietzsche, felsefe yapılacak coğrafyalar var der. Kendine göre bir yer arayarak ideal bir yer olduğunu tespit etmiş. Daha da ileri götürerek belli iklim koşullarında ancak et kafalıların yetişebileceğini, beynin fazla işlemediğini iddia ediyor ve ilginç örnekler de veriyor: Siz hiç Norveç’li filozof gördünüz mü gibi örnekler hani. Norveç’ten müzisyen çıkabilir, ressam çıkabilir, yazar çıkabilir, ama hani filozof çıkamaz gibi.

Anfang Juli 1881 kam Friedrich Nietzsche das erste Mal nach Sils, wo er im Hause der Familie Durisch (heutiges Nietzsche-Haus) ein Zimmer im 1. Stock zur Untermiete bewohnte. Von 1883 bis 1888 kehrte er immer wieder hierher zurück. Er hatte hier einen Ort gefunden, der ihm Ruhe und Konzentration ermöglichte, eine Landschaft, die ihm – wie er selbst sagt – « blutsverwandt » war. Hier arbeitete er während 7 Sommeraufenthalten (1881, 1883-88) zahlreiche seiner Werke aus, so unter anderem den 2.Teil von « Also sprach Zarathustra »(dessen tragenden Gedanken von der Ewigen Wiederkunft des Gleichen er einer Inspiration am Ufer des Silvaplana-Sees verdankte), « Jenseits von Gut und Böse », « Zur Genealogie der Moral », « Götzendämmerung » und « Der Antichrist ». Im August 1884 schreibt er an Resa v. Schirnhofer: « hier ist gut leben, in dieser starken hellen Luft, hier, wo die Natur auf wunderliche Weise zugleich mild, feierlich und geheimnißvoll ist – im Grunde gefällt mir´s nirgendswo so gut als in Sils Maria. »

Osmanlı Imparatorluğu’nun çökmesinin nedeni başkentin İstanbul oluşudur; En kötü noktası da Topkapı. Rüşdiye zamanında hakimlerin lodos estiği günler karar vermesi yasakmış, lodos havada kazalar ve hastalıkların arttığı grafikler ile ortaya çıkmış, Almanya’da Güney Rüzgarı denilen rüzgar suçta hafifletici bir sebep.

Hurafe ve abartı bir yana iç ve dış atmosfer dengesi temel bir faktör, tüm sanat dallarında. Tasavvufda vakit içinde bulunulan an diye tarif ediliyor. Bu an, geçmişten ve gelecekten kopuk olduğu zaman insanın bütünüyle kendi kendine olduğu dilimdir. İnsanın kendisini ve bütün kainatla ilişkisini tesis ettiği yek yer, Allah ile ilişkisini kurduğu tek yer o vakittir, deniyor. Şüphe- i zaman. Pay dediğimiz zaman da o an içersinde ortaya konulan tavrı tarif etmiş oluyorsunuz. Birisi için bu tanrıdır, berikisi için bu boşluk duygusudur, diğeri için korkudur, öteki için bambaşka birşeydir, güneştir, bir başka allegoridir ama hakikaten kendimizi işimizi yapmaya daha hazır hissettiğimiz iç atmosferlerimiz vardır, daha kapalı iç atmosferlerimiz vardır. Memur gibi her gün kendini sanat üretmeye, mesela resim yapmaya hazır hissedebilir mi sanatçı? Sanmıyorum.

Bir sanatçı farklılığı koyduğu an’da temas başlıyor. Bir kalıbın dışında ilk defa görmeye başlıyor. Van Gogh’un, dönemini ve öncesini çalışmış bir ressam olarak farklılaştığı yer neresidir? Akira Kurosowa’s Dreams’i anımsayınız. Sezgi, kozmik idrak, reelle, gerçekle temas yahut o an büyük yalnızlık ve buluş. Farkediş. Farkın idraki. Bir farklılaşma olduğu anı farkedemeyenler, üzerinden geçenler de ayrı.

Bir bakıma sanat eserini meydana getiriş, adeta, bu alem içersinde bir katkı anlamına geliyor. Bilinmesi onu bilme fırsatına ulaşanlar için bir nimet. Fakat yaşanan şeyin büyüklüğü ve güzelliği o yaşandığı ve vucuda getirildiği an’da oluşuyor.

Van Gogh’un satacak resimler yapmayı akıl edemeyecek ölçüde kaçık olmadığı « Theo’ya mektuplar »ından takip edilebilir. Kim, o ana giremediği için, sadece maruz kaldığını varsayıyorsa, şiir okumak, resme bakmak, eve bakmak, girmek yaşamak girip seyretmek durumunda ise yalnızca, aynı zamanda üreten biri değilse, üretme sorunları onu birinci elden ilgilendirmiyor, ortaya çıkan şeyle ilişkisini biçimlendirmek ve tanımlamak istiyor.

Sanatın toplumsal görevi nedir? Sanatın, sanatçının tarih bilinci nedir? Sanatçının gelenekle ilişkisi nasıl olmalıdır? Sanatçı yarına nasıl bir dünya hazırlamalıdır? Kimi zaman ulusalcılık kimi zaman inanç çerçevesinde billurlaşan bir yaklaşım, sanat adamının karşısına dikiliyor. Bu sorular sanat adamını zaten devamlı meşgul eden sorular olmasına rağmen dışardan gelmesi nedeni ile baskı unsuruna dönüşüyor. Hep bir yaptırım var, sanki gizli duran bir takım yaptırımlar. Böyle olmazsa şöyle olur; bunun da şonuçları var: Gavurlukla şuçlanma, dışlanma, bu toplumun ürünü olup olmama meseleleri.

Tekrar: Dışardan bir beklentiler silsilesi var. Dışarısı dediğim dünya asıl soruyu hep bir kenara iteleyerek, ortaya çıkan ürünle ilişkisini en kısa yoldan biçimlendirmek ve en basitinden tanımlamak istiyor. Coğrafyanın içinde kurulacak yapıtın, o toplumun toplam değerleri ile uyuşan ve çatışan yönleri var. Bir kısmı seçiliyor. Bir kısmına dikleniliyor, tabii bunun da yaptırımları var. O toplum da onun üzerine dirsek atmaya başlıyor. Hadi bakalım kenara diyor, form ya da içerik bazında. Siyasi otoriteler ve aktüalitenin tavırları da tuz biber. Sanatçı sinebilir, geri çekilebilir, madem bu bekleniyor, biraz ayak uydurayım, diyebilir.

İşini yaparken estetik etik kaygılardan uzak olmayan sanateri teknik konularla da haşır neşirdir. Eğer ressamsa, fırça şeçimi, sürüşü, boya yapımı, boyayla ilişkisi, bütün bunları yatıracağı düzlem ve düzlem ötesi ile ilişkisi.

Sonuçta iç ve dış atmosfer dengesi ile ürün ortaya çıkıyor. İletişimi öngörerek fonksiyon – estetik ilişkisi çerçevesinde oluşmuş ürünler, anıt ürünler ve sıradışı ürünler.

İmdi bu noktada, Sartre’nın ‘Edebiyat Nedir?’de ‘sarı’yı nasıl tarif ettiğine ve « insan droge’ı nasıl biliyor »a girmeden, ama çekinmeden anarak, kimseye katılmadan, Van Gogh’un oturduğu yeri yaptığını söyleyeceğim.