Home autres revues imece S. 28 / Bahar 2002 – TANPINAR ESTETİĞİ ya da BİR GEÇMİŞ...

S. 28 / Bahar 2002 – TANPINAR ESTETİĞİ ya da BİR GEÇMİŞ ZAMAN MİTOSU

53
0
Şiir, öykü, roman, eleştiri ve deneme alanlarının hepsinde birden sanatı kabul görmüş çok az sanatçı vardır. Tanpınar, bir öykücüye sorulduğunda iyi bir öykücü, bir romancıya sorulduğunda iyi bir romancı, bir şaire sorulduğunda iyi bir şair, eleştirmen ve deneme yazarlarına sorulduğunda da iyi bir eleştirmen ve deneme yazarı olarak kabul görmektedir. Bu özelliklerinin dışında, bir kültür adamı, eğitmen ve araştırmacı olarak da beğenilmektedir. (Özellikle, “Antalyalı Genç Kıza Mektup” başlıklı metnine sıklıkla atıf yapılır.)

Aslında, birden fazla türde ürün ortaya koyan sanatçı sayısı oldukça çoktur. Ama çoğunlukla bunlardan biri diğerine baskın çıkar ve sanatçı baskın çıkan alana göre anılır (“şair”, “eleştirmen”, “öykücü” gibi). Bu da, pek çok sanatçının farklı alanlardaki yaratılarının farkına varılamamasına neden olur.

Tanpınar’da bu kuralın bozulduğunu görürüz. Tanpınar’ın ortaya çıkardığı ürünler sayısal anlamda da birbirine yakındır. Bunu, yalnızca ortaya konulan eserin kendisine bağlamamız gerçekçi olmayacaktır.

Tanpınar hakkında yapılan değerlendirmelerde, özellikle anlatım (üslûp) ve konuları işleyişi ile derinleştirmesi üzerinde durulmaktadır. Uçtaki kimi değerlendirmelerde, Tanpınar, “Halit Ziya Uşaklıgil’den sonra 20. yüzyılın en iyi Türk üslûpçusu” (Mehmet Kaplan) olarak geçer. Bir diğer uçtaysa, “kendi belirlediği hiçbir yaratısının olmadığı, hocası Yahya Kemal Beyatlı’nın yüzeyde kalan kimi değerlendirme ve konularını derinleştirmekten başka bir şey yapmadığı” (Hasan Bülent Kahraman) gibi değerlendirmelerle karşılaşırız. Tanpınar gibi, “kendini ve kaynaklarını çok iyi saklayan” (Hasan Bülent Kahraman) birisi için, böylesi çelişkili sonuçlara ulaşılmış olması şaşırtıcı değildir.

Tanpınar’ın kişiliği, birikimi ve ürünleri dikkate alındığında, hakkında yapılacak her değerlendirmenin Tanpınar portresini eksik bırkacağını, oldukça fazla yer değiştirmiş olması nedeniyle tanıkların anlatımlarının da bu portrenin tamamlanmasını sağlayamayacağını söyleyebiliriz. Tanpınar’ın ölümünün üzerinden 50 yıl geçtiği de dikkate alınırsa, tanıkların anlatımlarının doğruluklarına da güvenilemeyeceğini öngörebiliriz. Bu yazı da eksik bir Tanpınar portresi çizmeye çalışacaktır.

Tanpınar’ı oldukça fazla etkilediği düşünülen iki kişi vardır: Yahya Kemal Beyatlı ve Henry Bergson. Bunlardan ilki, Tanpınar’ın üniversite hocası, aynı zamanda ilk ustası olarak kabul edilmektedir. Tanpınar da Yahya Kemal’in kendisini derinden etkilediğini, ama ürünlerindeki şekil ve işleyiş yönünden Yahya Kemal etkisi altında olmadığını ifade etmektedir. “Yahya Kemal etkisinin birçok Tanpınar yapıtının ortaya çıkışına engel olduğunu” belirten değerlendirmeler de vardır (Mehmet Kaplan gibi).

Tanpınar’ın edebiyata önce şiirle başlayıp daha sonra diğer türlere kaymasında, böylesi bir etkinin varlığına ilişkin kuşkulardan duyulan rahatsızlık da rol oynamış olabilir. Tanpınar’ın, hocası Yahya Kemal Beyatlı’nın ürün vermediği alanlarda kalem hareketlerinin çok daha rahat olduğu söylenebilir. Öykü ve romanlarında bu durum daha belirgindir. Şiirlerinde, Tanpınar’ın yazma güçlüğü içinde olduğunu, ifade biçim ve şekillerinde zorlandığını fark etmek çok da zor değil. Tanpınar’ın, kendi döneminde ortaya çıkan şiir şekil, dil ve ifade biçimleri üzerine yoğunlaşmamış olması ilk bakışta şaşırtıcı görünmektedir. Ancak geçmişe bağlılık, doğu ve batıya ilişkin sentez kaygılarının, yeni şiir biçimlerinden keyif alamamış olma gibi durumların, Yahya Kemal etkisine ilişkin kaygılara baskın çıktığını düşünebiliriz. Bir arayış ve düşünce adamı olma kimliğinin de, Tanpınar’ı, kendini şiir dışında ifade etme arayışlarına sürüklediğini; roman ve denemelerinde bunu daha rahat gerçekleştirebildiğini söyleyebiliriz.

Hasan Bülent Kahraman, “Bergson etkisini saklamak için Tanpınar’ın özellikle Bergson’a çok ender atıfta bulunduğunun, Bergson’u çok az okuduğuna ilişkin kimi değinilerinin de olduğunun” altını çizmektedir. Tanpınar’ın Yahya Kemal etkisiyle yazıldığını ifade ettiği ‘Bursa’da Zaman’ isimli şiirinin diğer şiirlerinin önüne çıkarılmasından da rahatsızlık duyduğuna ilişkin göndermeler vardır.

Tanpınar’ı döneminin diğer yazın adamlarından ayıran özelliklerin temelinde, kendine özgü olmaya ilişkin gösterdiği yoğun çabaların yattığını görmek gerekir. Kültür olarak Doğu’ya, uygarlık olarak Batı’ya eğilimli bir kimlik çizen Tanpınar’ın bu arada kalışlarının, ürünlerine yansıması da kaçınılmazdı.

Ürünlerinde geçmişe göndermelerin sıklığı, yaşanan dünyadan kaçış vb. olgular, çözümü de geçmişte aramaya götürmüştür Tanpınar’ı. Düşünce adamı yönüyle, Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan geçmişteki bağlardan kurtulmaya yönelik çabaların Tanpınar’da rahatsızlık yarattığı bilinmektedir. Estetik olarak geçmişe bağlı görünen Tanpınar, geçmişten yana tavır koyan döneminin gericileriyle de anlaşamaz; çünkü, batının kaynakları ile birikimlerinin dışarıda bırakılmasından yana değildir gönlü. Ancak, batı taklitçiliğine de şiddetle karşı çıkar. Çözümleri sürekli geçmişte arayışı ve geçmişteki kaynakların azlığı ve özgünlüğüne duyulan güvensizlikler, çözümsüzlüklerle sonuçlanmıştır. Kurmak istediği yapıyı oluşturamamış olmasında, bağlanmaya çalıştığı kültüre ilişkin yaptığı kazıların sonuçsuzluğunun rolü olduğunu görebiliyoruz. Bir geçmiş zaman masalı, eksik kalmıştır bu yüzden.

‘Eksik kalmışlık’ olgusunun, Tanpınar’ın neden (ölümünden neredeyse kırk yıl sonra) yeniden gündeme geldiği sorusunun yanıtlarından biri olduğunu düşünmek yerinde olur. Tanpınar bir arayışın adamı olmuş, ömrü boyunca aynı haritanın hazinesini kazmaya çalışmıştır. Sürekli aynı arayışta olup bir yanıta ulaşamamış olması, Tanpınar’ı kalıcı kılan nedenlerin belki de en önemlisidir. Bu ulaşamazlık, kazılan yerde derinleşebilme olgusunu da beraberinde getirmiştir. Gerçekten, Tanpınar, ölümüne kadar aynı şeylerin etrafında dönüp durmuştur. Gazetelerde tefrika edilen romanlarını değiştirmekte tereddüt etmemiş, yıllar sonra yeni şekilleriyle kitaplaştırmıştır. Hasan Bilent Kahraman’ı, “hocası Yahya Kemal’in gezindiği alanlarda gezinmekten başka bir şey yapmamıştır,” yanılgısına götürenin de bu olduğu düşünülebilir.

Sağlığında kendisiyle dalga geçildiği,  son birkaç yıl öncesine kadar takip edilmeyen bir isim olduğu belirtilse de, belli bir kesimin Tanpınar’a yönelik ilgisini hiç eksiltmediği söylenebilir. Bunu, ismine ve eserlerine yapılan üst düzey atıflardan anlamak da mümkün. Ancak, bu Tanpınar’ın günümüzde bir kült haline dönüşmesini açıklamaya yetmiyor. Tanpınar kitaplarının dağıtım ve reklam ağına sahip, kitap okurunu yönlendirebilen bir yayınevi olan Yapı Kredi Yayınları arasından çıkması da bunu açıklamaya yeterli değil. Tanpınar, felsefik bir boşluğun algılandığı bir dönemde “arayışı” ile, “arayışının sancıları” ile bunca popüler. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda kitlelerde oluşan umudun böylesi bir boşluğu doldurduğunu, sonraki yıllarda özellikle Marksist felsefe yorumlarının çeşitliliği ve zenginliği karşısında Tanpınar arayışının ve arayıştaki felsefik temellerin oturtulamayışının Tanpınar’a dilediği şansı vermediğini söylemek olasıdır. Köktendinci arayışların da Tanpınar’dan önce başvuracağı, temellendirme ve atıflarında kullanabileceği başka kaynaklar vardır. Türkçülük kökenli akımlarınsa ‘slogan’dan başka yaslanacak bir yer, arayış içinde olmadıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Sonuçta, Tanpınar bu arada kalmışlığıyla, ne sağa ne de sola yaranamayacaktır. Çünkü, ilk bakışta farkedilmesi güç olsa da, Tanpınar “kitlelerin” değil “bireyin” arayışına temel oluşturacak bir yapıyı önermektedir.

Özellikle 1980 sonrası devlet politikası olarak uygulanan “Türk-İslam Sentezi”, görüntüde tutmamış olmasına rağmen, bireylerin düşünce yapılarında çeşitli dönüşümlere yol açmıştır. Doğu-Batı sentezi arayışlarının yeniden gündeme gelmesinde bu dönüşümün oynadığı rolü küçümsememek gerekir. İşte tam bu noktada, Tanpınar, sentez arayışlarının temelinde yer alan düşüncenin adamı olarak ortaya çıkar. Tanpınar’ın “kült” haline dönüşmesinin nedenlerini burada aramak yerinde olacaktır. Bu yapıda başka kaynaklara, yazılara ulaşmak olası olsa da Tanpınar’daki bütünlüğü ve tutarlılığı bulmak kolay değildir. Ayrıca, Tanpınar’ın yapıtına ulaşmadaki kolaylığın da “Tanpınar tercihi”nde rol oynadığı söylenebilir. Sorunlarına düşünce alanında yanıt bulamayan ya da verilen yanıtları alımlamakta güçlük çeken bir toplumda “boşluğun” bir düşün adamıyla değil de bir edebiyatçıyla doldurulmasını yadırgamamak gerekir. Bu alanda benzer arayışların örneklerini barındırmaları açısından özellikle Hilmi Ziya Ülken ve Nusret Hızır’ın yayınlarına bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı belki de en özgün ve bütünlüklü kitabıdır Tanpınar’ın. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün ilk gazete basımında fazlalıkları ve eksikleri olduğu söylenebilir, ancak örneğini çok az edebiyatçıda bulabileceğimiz bir eylemlilikle Tanpınar neredeyse ömrünün sonuna kadar romanı üzerinde çalışmayı sürdürmüş, dil, konu işleniş açısından yapıtını kusursuzlaştırmak için yoğun çaba göstermiştir. “Yeni, farklı bir yapının kurulması ile başlayıp yapının yıkılması ile sonlanan” romanlara edebiyatımızda (ve dünya edebiyatında) sık rastlanmaz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Kafka’nın romanlarındaki dönüşümlerin farklı dünylar yaratmadaki başarısı ile bire bir örtüştüğü ya da Marquez’in (Nobel’i almasındaki en büyük etken olan) Yüzyıllık Yalnızlık’ındaki dönüşüm boyutuna ulaştığı söylenemez, ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Yüzyıllık Yalnızlık’tan neredeyse çeyrek yüzyıl önce yazıldığını da göz ardı etmemek gerekir.  Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bu romanlardan daha inandırıcı bir atmosferi vardır. En azından, Türk okurlar açısından durum böyledir.

Tanpınar’ın yapıtlarında gelecekten söz edildiği pek görülmez, geleceğe ilişkin umutların varlığından da söz etmek kolay değildir. Neredeyse tüm yapıtları, yakın geçmişten günümüze uzanır ve geçmişten getirdiği müziklerin, anıların, aşkların, yitip gidenlerin sızılarının günümüze yansısıyla sona erer. Geçmiş iki yönlüdür Tanpınar’da. Birincisi, uzak geçmiştir: bu genellikle yapıtta sözü edilen kişinin yükselişe geçtiği döneme kadar sürer. Bu süreç geriye dönüşlerle verilir çoğunlukla ve yükselişe geçmeden önceki devrede edinilen deneyimler, tanışılan ilginç adamlar, okunan kitaplar ya da işin ehli olan karakterler bu kişinin penceresinden okura sunulur. Bu kişinin yükseliş dönemindeki sözlerinin ve hareketlerinin hiç biri rastlantısal değildir. Şimdinin anlatımında yer alan her ayrıntının, her düşüncenin, her davranışın geçmişten gelen bir nedeni vardır. Bu, çoktan göçüp gitmiş bir uyumsuzdan devralınan miras olabileceği gibi, hala yaşamakta olan ve o anı yaşamakta olan üzerinde etki eden başka birinden devralınan davranış ya da düşünce biçimi de olabilir. Geçmişin ikinci biçimiyse yakın geçmiş olup, bu da bir düşüncenin, aşkın, yaşama biçiminin, oluşturulan bir yapının zirvesini temsil etmektedir. Uzak geçmişten getirilen deneyimlerin,  ilgi ve duyguların bir rastlaşmasının ortaya çıkardığı sonuçtur Tanpınar’da ‘zirve’. Geçmişten farklı deneyimler, farklı düşünceler, farklı duygular getirenlerin karşılaşması sonucu ortaya çıkan şey (yani bir yapılanma, yeni bir aşk, yani bir …) gerçekte aranılan ve yitirilecek olan şeydir. Zirvenin sonsuza kadar sürmesi hiçbir zaman olanaklı değildir.  Gelişme, yükseliş ve çöküş… Tanpınar’ın anlattığı budur aslında. Kısa sürse de bu zirve arayışı kaçınılmazdır. Bireyin tüm yaşamı, anlamı bu zirvede kendini bulacaktır ve zirveye ulaşmak zorlu bir ön hazırlığı, zorlu bir birikimi, zorlu bir geçmişi ve -karşılaşmalar yönünden- şansı gerekli kılar.

Tanpınar’ın yapıtlarında bütüncül bir aşkla da karşılaşmanın olanağı yoktur. Aşık olunan kadının,erkeğin ihtiyaç duyduğu şeylerin bütününe sahip olması söz konusu değildir. Ortak zevkler, güzellik, birlikte geçirilen hoş zamanlar dışında, oluşan boşluğu başka kişiler ile doldurmak zorundadır olayın kahramanı. Kadın, duvarlar ve bahçeler arasında kendini güzelleştiren, kendini ulaşılmaz kılacak güzellikler ve zevklerle donatan bir mücevher gibi betimlenir. Bu betimleme, olay kahramanlarının aşık olacağı kadınlar için geçerlidir. Aşık olunacak kadın da geçmişinden günümüze taşıdıkları ile aşık olunmaya hazır olarak karşımıza çıkacaktır. Birlikte elde edilen ya da edilecek estetik bir yapının oluşturulması söz konusu değildir. Kişiler karşılaşmalara hazırlıklı gelmelidir; değişim, olumluya yönelecek bir değişim, olanaklı değildir.

Huzur, Tanpınar’ın anlatıları içinde en önemlisi olarak değerlendirilir (Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nü Huzur‘dan daha fazla önemsediğimi belirtmek isterim). Huzur, aşkın, sanatın, estetiğin ve düşüncenin tartışmaya açıldığı bir yapı örneği sergiler ve kaçınılmaz düşüşten sonra yaşanacak mutsuz bir gelecek öncesinde sona erer. Doğru karşılaşmalardan dahi sonuç elde edilmesi olanaklarının kapısı, Tanpınar’da tümden kapalıdır. Var olması gereken değerlerle yaşam biçimleri uyuşmamaktadır.

‘Rüya’nın Tanpınar’ın yapıtlarında elde ettiği yerin genişliğine şaşırmamak gerekir. Gerçek yaşamda söylenemeyecek olanın yaşandığı yer kadar, gerçek yaşamda yaşanamayacak olanın da yaşanabileceği tek alan, rüyalar olarak kalmaktadır. Yitirilen zirveye dönüşün olanaksızlığı karşısında, rüyalardaki kirletilemeyecek, engellenemeyecek karşılaşma ve yaşam olanaklarına sığınılmaktadır. Rüya betiğine kaçışın Tanpınar’ın yapıtlarına ayrı bir derinlik kattığı söylenebilse bile, bunun daha çok Tanpınar arayışlarının düşünce yapısının gelişimine olumsuz etki yaptığını düşünüyorum: Bu kaçışların, Tanpınar’ın yapıtlarında geliştirebileceği düşünsel derinliğe inişi engellediğini; rüyalara yönelmenin sağladığı çıkış yolunun, bulunabilecek, olası diğer çıkış yolu arayışlarından Tanpınar’ı alıkoyduğunu…

Ne yaşamında, ne çevresinde, ne de yapıtlarında aradığı mükemmelliğe ulaşamadığı düşüncesi, Tanpınar huzursuzluğunun temelini oluşturur. Tanpınar’ın hemen hemen hiçbir yapıtından emin/memnun olmadığını görmekteyiz. Bütün ömrü boyunca, içine sinmeye sinmeye ‘bitirdiği’, yalnızca 37 şiirini yayınlama cesareti gösterir. En önemli yapıtları olarak kabul edilen Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü, defalarca ve çok geniş boyutta değişikliklere uğrar. Kimi öykülerinde yer yer çok başarılı olmasına rağmen, geride bıraktığı öykü sayısının da çok fazla olduğu söylenemez. Oysa ürün verdiği tüm alanlarda çok daha fazla ürün verebilecek bir yapı ve kapasiteye sahiptir. Yapıtlarına kazandırdığı derinlik, deneme ve makalelerinde ortaya koyduğu soru ve yanıtlar bunu kanıtlar bütünlüktedir. Aradığı düşünsel karşılaşmaları bulamayışı, dağınıklıktan kaçış ile var olanı tamamlama telaşı ve yanıtını bulamadığı soruların peşindeki yorucu koşuşturma, disiplinli ve birikimli bir edebiyatçı olan Tanpınar’ın daha da iyi yapıtlar ortaya koyamayışının diğer nedenleridir belki de. Şiir yazmak için « hep aynı ruh halinin gelmesini beklediğini » söyleyen Tanpınar’ın, yeni ve farklı olandan, gelecekten kaçışı, en önemli neden olmalı. Önemli kabul edilen şiirlerindeki biçim ve yapının birbirine yakınlığı da bu durumu kanıtlar gibidir.

Peşinde olduğu müziğin, geçmişin, aradığı aşkın ve düşünsel zenginliğin yaşadığı gerçekle ve zamanla sentezini yapamadı: bunu yapamamış olmasının huzursuzluğunun bütün yapıtları gibi yaşamının da peşini bırakmadığını söylemek yanlış olmasa gerek…

KAYNAKÇA:
1. Doğu-Batı düşünce Dergisi, sayı: 11, Ankara, 2000, sayfa: 9 vd.
2. Üçüncü Öyküler dergisi, sayı: 11, Kocaeli, 2001, sayfa: 53 vd.
3. kitap-lık dergisi, sayı: 40, İstanbul, 2000, sayfa: 85 vd.
4. Enis Batur, Yazının Ucu, 2. baskı, YKY, İstanbul, 1995, sayfa: 53 vd.
5. Orhan Pamuk, Öteki Renkler, İletişim Yay., İstanbul, 1999, sayfa: 165 vd.
6. Öteki-siz dergisi, sayı: 5, Mayıs 2001, İstanbul, sayfa: 27
7. Şiir Atı, Kitap/3, Nisan 1987, İstanbul