-Biz bir hikâyedeyiz.
Adam, kadınla buluşmak için cafeye girdiğinde duvardaki eşantiyon saatin yine bozuk olduğunu gördü. Bu, kim bilir buraya kaçıncı gelişiydi. O suratsız garsonlar yine salak salak etrafta dolaşıyor, kasiyer henüz çıkmakta olan bir çifte paranın üzerini veriyor, çift de “Fiş rica edebilir miyiz?” diyordu. Cafenin sahibiyse bürodan bozma bir köşede personeli izliyor, etrafı kolaçan ediyordu. Devamlı Kral TV’nin çaldığı televizyonun altındaki masada oturan bir çift kavga ediyor, başka bir çift başlarında duran garsona ne içeceklerini söylüyor, diğer bir çiftse çoğunun yaptığı gibi sarmaş dolaş öpüşüp koklaşıyordu…
“Her zaman aynı manzara,” diye düşündü adam. Bıkmıştı. Durmadan aynı şeyleri yaşamaktan, aynı cafede buluşmaktan, aynı mahallede oturmaktan, aynı insanlarla arkadaşlık etmekten ve belki de aynı kadınla beraber olmaktan… Bıkmıştı. İşinden, patronundan, evinden, her gün okuduğu gazetelerden, aynı televizyon kanallarını izlemekten… Dolmuşa bindiğinde önündeki yolcudan parayı uzatmasını isterken teşekkür etmekten, sonra yolcunun “rica ederim” demesinden, markette alış veriş ederken kasiyerin iyi günler, iyi akşamlar, iyi öğlenler, iyi geceler dilemesinden ya da sabah karşılaştığı komşusunun günaydın demesinden… Ve şu anda masasına yaklaşmakta olan sevgilisine, “merhaba hayatım” diye selam vermekten ve sevgilisinin de onu “hoş geldin hayatım” diye karşılamasından…
Ama bu kez her zamanki selamını vermedi, aslında hiç selam vermedi. Kadının yüzüne de bakmadı. Kadın, yüzünde iyimser bir tebessümle adamın yüzüne baktı ve ufak da olsa bir işaret bekledi. Onunla buluşmaktan hoşnut olduğunu gösteren, mutluluğunu belirten ufacık bir işaret. Adamın ağzından ne bir “merhaba”, ne de bir “selam” çıktı. Tek söylediği:
-Biz bir hikâyedeyiz, oldu.
Kadın, adamın ne demek istediğini anlamamış olacaktı, adam yineledi sözlerini:
-Biz aslında bir hikâyedeyiz. Şu anda tüm yaşadığımız, bütün bu konuşmalar, bir hikâyenin parçası.
-Nasıl, yani? diye sordu kadın.
-Canım, dedim ya, şu anda bir hikâyenin tam içindeyiz. Sen o hikâyenin kadın karakteri, ben de erkek karakteriyim. Biz bir çift sevgiliyiz. Bu cafe, bu insanlar, bu masa, bu garsonlar, duvardaki bozuk saat, şu köşedeki iğrenç herif, bu yanımızdaki aptal çiftler, hatta şu arkamdaki televizyon… hepsi bu hikâyenin parçası. Ben ne yapmak istersem isteyeyim, yazar istemedikçe, o yazmadıkça isteğim gerçekleşemez. Gelirken düşündüm de, ne sıkıcı bir hayatım var. Aslında bu sadece benim için değil, herkes için geçerli. Yani başıma kötü bir olay gelmedi, yoksul değilim, ya da ne bileyim mutsuz olmamı gerektirecek hiçbir şey eksik değil hayatımda. Anam babam bile hala yaşıyor. Evim var, işim var, hatta bir sevgilim bile var ve onunla evlenmek üzereyim.
Kadının yüzünde hafif bir gülümseme belirdi bu son cümle üzerine. Ama adam aldırış etmeden konuşmasına devam ediyordu:
-Ama içimde hiçbir zaman atamadığım bir sıkıntı var. Anlatamayacağım bir bıkkınlık. Artık bu bıkkınlığın nedenini biliyorum. Tüm başıma gelenler, her şey ama her şey, o yazarın elinde. Şu anda dediklerimi bile o yazıyor, o söylememi istiyor. Aksi taktirde bunları hiçbir şekilde söyleme gücüm yok. Her şey, bütün cümlelerim, bütün yaptıklarım, bütün sahip olduklarım ya da olamadıklarım, sen, işim, her şey onun elinde. Tüm hayatım bir hikâyenin içinde. Ben hikâyeyim, hikâye de ben.
-Hayatım, nereden çıktı bu hikâye saçmalığı şimdi? Hadi, bak garson geldi, ne içersin? Ben bir kola alayım.
Garson:
-Tabii efendim, diye yanıtladı, siz ne alırsınız beyefendi?
-Teşekkür ederim, ben bir şey almayacağım.
Garson gittikten sonra devam etti adam:
-Kola içmek istediğini düşünüyorsun, değil mi? Ya da o garsonun salak defterine “1 kola,” diye yazarken bunu kendi iradesiyle, kendi eliyle yaptığına, kendi beyniyle senin kola istemeni kısa zamanlı hafızasına kaydettiğine inanıyorsun değil mi?
-Anlamadım, ne demek istiyorsun?
-Demek istediğim, kendi hayatını kontrol ettiğini, daha doğrusu herkesin hayatının kendi elinde olduğunu düşünüyorsun.
-Evet.
-Şu anda “evet” derken bile, bu senin isteğinle olmuyor, senin iradenle gerçekleşmiyor. Yazar senin kola içmeni istediği için kola içiyorsun. O garson, “Tabii efendim, siz ne alırsınız beyefendi?” derken, şu çift kavga ederken, ve şu ikisi öpüşürken aslında yazarın isteklerini gerçekleştiriyorlar. Ve senin karşımda bana anlamsız anlamsız bakıp, “bu herif neler saçmalıyor?” diye düşünmen, yazar böyle istediği için gerçekleşiyor. Belki de tüm hayatımız, bu cafede buluşan adamla kadının saçma sapan hikâyesinden ibaret. Adam, bir hikâyenin ana karakteri olduğunu anlamıştır, yaşamındaki her şeyin o hikâyenin parçaları olduğunun farkındadır ve bunları o gün, sevgilisine anlatmaktadır. Aynı şimdi benim yaptığım gibi.
Kadın, adamın sık sık böyle felsefi konuşmalar yaptığını bildiğinden, fazla garipsemedi söylediklerini. Artık sıkılmaya başladığı bu diyaloğu kendi lehine çevirebilmek, zevkli hale getirebilmek için:
-Peki nasıl bitiyor bu hikâyenin sonu? diye sordu.
-Beni yanlış anladın herhalde. Sana hikâyenin yazarı olduğumu söylemedim, karakteri olduğumu söyledim. Sorun da burada zaten. Hiçbir karakter başına ne geleceğini bilemez, geleceği göremez. Yazar ne isterse onu yapar. O ne isterse onu düşünür. Yazar karakterinin komünist olmasını istiyorsa karakter komünist olur, faşist olmasını istiyorsa onu öyle yapar, ya da ateist, ya da aşırı dinci ya da solcu ya da sağcı… Akıllı, salak, zeki, kurnaz, sinsi ya da saf… Yazarın tek yapması gereken “ol” demektir ve kafasında “ol”anı kağıda dökmek. Ancak akıllı okur anlar karşısındakinin, yazarın yarattığı bir dünya olduğunu ve okura o dünyayı nasıl göstermek istiyorsa öyle yazdığını. Eğer yazar sağcıları seviyorsa ana karakteri sağcı ve okurlarının sevebileceği dost, yardımsever birisi yapar, diğer taraftan yazar ateistse hikayesinin kötü karakterini müslüman veya terörist ya da insanlara zarar veren birisi olarak gösterir. Hollywood filmlerinde bütün teröristlerin neden müslüman olduğunu sanıyorsun? Çünkü yapımcılar, izleyicilerin beynine müslüman düşmanlığını kazıyorlar. Ya da neden sağ görüşlü yazarların romanlarında katiller hep solcu olur? Yine aynı mantık. Demek istediğim hikâyenin sonu pek de önemli değil. Önemli olan benim de, daha doğrusu bizim de bir hikâyenin parçası olduğumuz. Ve, kahretsin, bu kötü bir hikâye.
Kadın bir soru daha sordu:
-Peki başlığı ne bu hikâyenin?
-Şöyle bir düşünelim; hikâyenin ana karakteri benim, yani bir adam. Diğer karakter sensin; bir kadın. Ve ben bir hikâyenin içinde olduğumuzu iddia ediyorum. Büyük ihtimalle, başlık “Adamın Hikâyesi”, “Adam, Kadın ve Hikâyeleri” gibi bir şeydir. Zaten başlığın ne önemi var ki? Birçok kimse dikkat bile etmez ona.
Kadın bu defa ciddi ciddi:
-Eğer dediğin doğruysa, yani gerçekten bu bir hikâyeyse, bizi birileri okuyor mu? diye sordu.
-Muhtemelen, evet.
-Peki, sence bu çok saçma bir hikâye değil mi? Ne bileyim, yaşadığı hayatın bir hikaye olduğunu fark eden adamın hikâyesini anlatmak bence çok saçma.
-Aslında değil. Sana bir soru sorayım: Sence hayat saçma mı?
-Tabii ki hayır.
-O zaman bu hikâye de saçma değil. Çünkü hayatın kendisi de bir hikâye. Fakat birçok insan bunun farkında değil. Bir hikâye gibi hayatın da bir yazarı olduğunu, aslında hepimizin hayatının o yazarın elinde olduğunu çok az kişi biliyor. Eğer bu bir hikâye değil de gerçekten bir hayat olsaydı, yani kanlı canlı bir yaşam, fazla bir şey fark etmezdi. Yine yazar neyi isterse onu yapacaktık, o nasıl isterse öyle düşünecektik ve o nasıl uygun görüyorsa öyle bitecektik. Yaşamda da bir hikâyedeki gibi kötü karakterler vardır, yine bir hikâyedeki gibi sevgililer, düşmanlar, yaşamımızı değiştiren iyi ya da kötü dostlar. Ve insanın içinde yaşadığı hayatın, sonucunu asla bilemeyeceği bir hayat hikâyesi olduğunu fark etmesi nasıl doğalsa, hikâyedeki bir adamın içinde olduğunun gerçekten bir hikâye olduğunu anlaması da o kadar doğaldır.
Kadın biraz düşündükten sonra:
-Bana gerçekten bir hikâyenin içinde olduğumuzu gösteren bir kanıt gösterebilir misin? dedi.
-Bu sorunun yanıtı çok zor. Maalesef böyle bir kanıt yok. Çünkü gerçek bir hayatla, bir hikâye arasında fark yoktur ki. Dolayısıyla, ben sana bir hikâyeyi hayattan ayıran bir şey gösteremem. Ama yine de ufak bir örnek verebilirim: Şimdi, şöyle bir düşün, sen kolanı isteyeli kaç dakika oldu?
-Beş-on dakika falan.
-Senin de bildiğin gibi, kola ısıtılarak hazırlanan bir şey değil. Ya da pasta gibi kesilip, sonra tabağa konup, yanına çatalı bıçağı eklenen, yani hazırlanması zaman alan bir yiyecek de değil. O zaman söyler misin bana, neden hâlâ kolan getirilmedi?
-Belki başkalarından bize sıra gelmemiştir.
-Etrafına bir bak, topu topu üç-dört tane çift var ve hepsi bizden önce buradaydı ve hepsinin önünde yiyecekleri içecekleri vardı. Sonra, garsonlara bir bak. Hepsi avare avare dolaşıyor. Peki nerede bizim kola?
Kadın cevaplayamadı.
Adam devam etti:
-Ben söyleyeyim. Yazar kolanın getirildiğini söylemeyi unuttu. Bu bir kurgu hatası. Dolayısıyla da sen kola içemiyorsun. Yani bu hikâyede şöyle bir cümle eksik: “Garson kolayı getirdi.” Zaten okur da hikâyeyi tekrar okuduğunda bunu görecektir.
Kadının alaycı tavrı artık sona ermişti. Bir şeylerin yanlış olduğunun o da farkına varmaya başlamıştı:
-Aman Allahım, haklısın galiba!
-Beni meraklandıran ne, biliyor musun? Senin getirilmeyen kolan gibi, ya hikâyemizde eksik olan başka şeyler de varsa? Yazarın yazmayı unuttuğu şeyler. Mutluluk gibi, sevinç gibi, ya da gerçekte hakkettiğimiz bir takım başka şeyler. Benim zengin olmayı hak etmediğimi kim iddia edebilir? Evet, fakir değilim ama neden bir işadamı kadar zengin bir karakter değilim? Ya da, neden boyum bir basketçi kadar uzun değil? Neden bir film yıldızı değilim? Neden hayatımdan zevk almıyorum? Yazar bunun nedenini neden açıklamıyor? Unuttu mu dersin? Bizim yazarımız neden-sonuç ilişkilerini güzel kuramıyor mu dersin? Karakter analizlerini iyi yapamadığı için mi böyle mutsuzuz? Bence yazar bir şeyleri eksik yazıyor!
Adam ve kadın bir süre sessiz kaldılar. Kadın sonunda ikna olmuştu. Artık o da inanıyordu bir hikâyenin içinde olduklarına. Bir şeylerin yolunda olmadığını o da en başından beri biliyordu aslında. Meselâ, duvarda bir eşantiyon saatin asılı olduğunu görüyor ama bu saatin hangi şirketin eşantiyonu olduğunu bilmiyordu. Televizyonda açık olan kanalı biliyor ama hangi şarkıcının hangi şarkıyı söylediğini bilmiyordu. Hatta bir şarkı söylendiğinden bile emin değildi. Acaba bunları yazar hikâyesinde anlatmadığı için mi bilmiyordu? Yazar belki de, “duvardaki Coca Cola yazılı eşantiyon saat” ya da “şarkısını söyleyen Tarkan” gibi cümleler kurmamıştı hikâyesinde. Belki de kurmayı düşünmüş ama bunları karakterlerin bilmemesi gerektiğinde karar kılmış, ya da bu bilgilerin hikâyenin “ekonomikliğine” zarar vereceğine inandığı için onlardan bahsetmemişti.
Kadın bir şeyin daha farkına vardı birden:
-Hayatım, bak şimdi beni iyi dinle. Diyelim ki biz bir hikâyenin değil de, bir hayatın içindeyiz. O zaman sence ne farklı olurdu? Yani şimdi seni mutsuz eden, hayatı sıkıcı olarak gösteren şeyler olmaz mıydı sanıyorsun? Diyorsun ki, acaba hikâyemizde kola gibi daha neler eksik? Peki bu gerçek bir hayat olsaydı her şey kusursuz mu olurdu? İstediğin zengin kişi mi olurdun? Ya da uzun boylu birisi mi? Hayır, hayır, hayır. Bence hayat da aynı kusurlarla, aynı hatalarla dolu. Belki orada garson kola getirmeyi unutmuyor, belki gerçek hayat bu hikâye kadar sıkıcı da değil, ama şundan emin olmalısın ki hayat hiçbir zaman kusursuz değildir. Hayatta da hep eksiklikler olacak, gerçek hayatta da kurgu hataları olacak, hiç beklenmeyen olaylar gerçekleşecek. İnsanlar neden ölümlerin zamansız olduğunu düşünüyor dersin? Ya da neden birçok insan, “Ben yanlış yerde, zamanda dünyaya gelmişim?” diyor dersin? Ya da çalışıp çalışıp başarıyı ve parayı hak edecekken neden hiç hak etmedikleri acıları çektiklerini düşünüyorlar? Çünkü hayatta da onlarca kurgu hatası var, unutulanlar var. Belki de bizim kurgu hatası dediğimiz şeyler aslında hata bile değil; belki de biz hatayız. Yani demek istediğim, biz kurguyu, yani hayatı, ya da bizim durumumuzda hikâyeyi, hatalı görmek istediğimiz için öyle görüyoruz. Belki hata sandıklarımızın bizim anlayamadığımız açıklamaları var. Zaten önemli olan kusursuzu bulmak değil, elinde olanla yetinmek. İnsan kusursuzu aradığı sürece onu bulamaz. Bir şey her zaman eksik kalır. Ama onu aramayı kesersen, içinde olduğun durumla yetinirsen, işte o zaman kusursuz kendiliğinden ortaya çıkar. Ha hikâye ha hayat, ne fark eder?
Adamın yüzünde yavaş yavaş bir tebessüm belirmeye başladı. Kadın devam ediyordu:
-Biraz önce sen demedin mi, hikâyenin sonunu bilmiyorum diye? İşte cevap burada saklı. Başımıza her şey gelebilir. Bunlar her zaman kötü olmak zorunda da değil. Nereden biliyorsun şu kapıdan dışarı çıkınca bir bilet alıp trilyoner olmayacağını, ya da hikâyede, ya da hayatta, yazarın sana bir lütufta bulunup senin ruh halini tamamen mutlu ve iyimser yapmayacağını? Kim bilir, belki de şu andan sonra yazar senin sıkıcı diye tanımladığın hikâyeni heyecanlı yapacak, senin zevk almanı sağlayacak ve belki de mutlu sonla bitirecek. Hayat ya da hikâye, ne fark eder? Sonunu kim biliyor ki?
Adam ve kadın yaklaşık yarım saat sonra cafeden ayrılırken gülüyorlardı. İkisi de mutluydu. Adam kapıda bir bilet almadı ve asla trilyoner olamadı. Ama bu, onun hayatının geri kalanını mutlu ve huzurlu geçirmesine engel değildi. O gün, böyle bir kadınla beraber olduğu için kendini çok ama çok mutlu hissetti. Yaklaşık bir yıl sonra onunla evleneceğini, iki çocukları olacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey vardı, o da artık kusursuzu aramaktan vazgeçtiğiydi. Kendisinin bir hikâyenin içinde olmasına artık aldırış etmiyordu. Kadın haklıydı; gerçek bir hayatın içinde olsalar sanki her şey çok mu farklı olurdu? İnsan bir hayatın içinde olup yaşadıklarının bir hikâye olmasını düşünsün, ya da bir karakter hikâyenin içinde olup onun gerçek hayat olduğuna inansın, arada hiçbir fark yoktu. Hayat mı hikâye, hikâye mi hayat? Bu sorunun cevabını kim verebilirdi ki? Adamın hikâyesini okuyanların kaçı bir hikâyenin içinde olmadıklarını iddia edebilirdi?
Artık mutluydu adam. Aramaktan vazgeçtiği heyecanı bulmuştu. Hatta bu coşku ve heyecanı yıllar sonra yazıya dökeceğini ve çok okunan bir yazar olacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Yazacağı onlarca hikayeden birisine şu cümleyle başlayacağını, o gün, ne kendisi ne de kadın hayal edebilirdi:
“Biz bir hikâyedeyiz.”
