Home autres revues imece S. 27 / Kış 2002 – KAYIP EŞYA

S. 27 / Kış 2002 – KAYIP EŞYA

47
0

Karanlık yolun üzerine daha önce birinin buradan geçtiğini söylemek istermiş gibi bırakılan ince uzun çizgilere bakıyorum. İzleri birer birer yutan otomobilin direksiyonunda uykulu gözlerle, ancak otomobilin farıyla aydınlanmış yolu gözleyen bir adam var. Direksiyonu tutan elleri öylesine cansız ve isteksiz ki, bırakıp arkasına yaslansa araba yolunu zaten bulabilecekmiş gibi. Öylesine bilinçli ve öylesine kararlı bir yolculuk bu.                         
“Uykun geldiyse ben alayım direksiyonu?” dedim.
“Uykum yok.” diye yanıtladı.

Işık sadece ön camda toplanmış sanki. Yerdeki, göz yanılması ya da basit bir yansıma oyunu gibi. Hareketi algılayabildiğimi söyleyemem. Ama biliyorum…             
“Yakında dinlenme yeri var mı?”
“Evet, birazdan orada oluruz. … Yoruldun mu yoksa?”      
Ön cam çok kirli. Işık orada toplanıyor fakat bir türlü içeri, bizim yanımıza dökülemiyor. Işığı kovalamak kollarımı uyuşturdu.
“Hayır. Ama sen yoruldun.”
Birbirimizi aldatmamalıyız. Herkes kendi sırasını kollamalı ve vakit gelince sahneye çıkıp elinden geldiğince rolünün hakkını vermeli. Fakat böyle olmuyor. Bazıları hep daha zor rollere soyunuyor ve bazıları da hep sahnede silik kalıyorlar. Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil. Susuzluk genzimi yaktı artık. Bir şeyler içmeliyiz.
Zamanını kesiteremediğim bir sessizlik oldu. O düşünüyordu ve ben de onun ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışıyordum. Böyle görünüyordum, biliyorum. Belki gerçekten de önemsiyordum onu.
“Hata bende değildi, biliyorsun…” diye birden girdi söze.
Neyin hata olduğuna karar verebilecek durumda değilim ki!.. Karanlıktayım ve korkuyu sindirmekle uğraşıyorum. Neden hala vahşi bir kedinin saldırısına uğramadığımızı anlayamıyorum. Ya da neden hala hayattayız?..
“Hata kimdeydi peki?”
Sigara yakacağını anladım. Eli camın önüne doğru uzanıyor. Yardım etmemeliyim. Başardı. Şimdi içine çekiyor. Nasıl, sanki bir yardımı olabilirmiş gibi!..
“Söylesene Paul, biz şimdi nerede olabiliriz?”
Paul de kim?! Ne demeye çalışıyor şimdi?!
“Bilmediğini biliyordum. … Evet, yoruldum Paul, hep kısa kısa cümleler kurup susmaktan yoruldum.”

“Off!.. Şu Paul saçmalığını bitir artık!”
“Neden, bana Manuel demeni istiyordum oysa.”
“Sen bir aptalsın! Şu an yanında olduğum için ben de öyleyim ama!”
“Zeynep’in Cumartesi akşamı nerede olduğunu anlamak için cep telefonunu karıştırdım…”          
“Eee?!”
“Ve mesajları gördüm…”
“Neymiş peki?..”
“Hiçbir şey…”
“…”
“Eve geldiğimde uyuyordu ve sabah uyandığımda gitmişti.”
…
“Dikkat et!!!…”

Zaten şeritsiz olan yolun karşısından üzerimize gelen kamyonu sıyırıp geçtik. Çok kısa bir an ikimiz de nefes almamıştık. Belki de bu son ortak eylemimiz oldu.
…

Yoldaki karanlık şimdi ne kadar da belirgin… “Seni kimler aldı, kimler öpüyor? Dudağında, dilinde ellerin izi var” diye bir şarkı çalıyor radyoda. Şehirden uzaklaştığımız için cızırtılı geliyor ses ama yine de ben kendimi bir sedyede uzanmış beyin travması geçirirken hayal edebiliyorum. Oysa hiçbir şeyi hayal edemeyecek kadar umarsız karanlığın içerisindeyiz. Beyin travması benim kardeşim. İşte, sol yanımda oturuyor ve iki eliyle kavradığı ışığı her geçen saniye biraz daha dibe gömüyor. Otomobil kesinlikle ilerlemiyor. Gittikçe daha da dibe doğru çöküyoruz. Az öncekiyle birlikte sekizinci kazayı atlattık, hepsi de ucuz… İçimden hiçbir şey söylemek gelmiyor.
“Aldatılmak seni küçültüyor mu?”
“Hayır Selim, benim için önemli olan sadece şu an!..”
…
“Biz nereye gidiyoruz Selim?”
“Yolu takip edeceğimizi söylemiştin en son.”
“Evet, hatırlıyorum. Peki ama yol nerede?”
Yol arkada kalmıştı, çok arkada hem de. Zeynep’in onu bırakıp gitmesine üzüldüğüne inanmıyordum. Defalarca söylemişti bıktığını. Yitirdiği şeyin ne olduğuna karar veremiyor. Biz bunu bulmak için çıktık yola. Ancak yanlış yere doğru gidiyoruz. Aradığı şeyi geride bıraktığının farkında değil.
“Selim, sen neden hiç bir kadınla birlikte olmuyorsun?”
“Oynamayalım artık Gencer!”
Güldü sadece. Güldü ve birden gaza bastı.
“Hızdan hoşlanıyor musun hala?”
Sesine heyecanlı bir ton bulaşmıştı. Aynı heyecan beni de sardı.
“Yaşamaya devam ediyoruz, öyle değil mi!” dedim coşkuyla.
“Sen başkasın Selim, çok başkasın.”
“Ve sen de yanlış yoldasın.”
“Ben yolda değilim Selim, burada bulunmamızın sebebi benimle ilgili değil!”
“Benimle mi ilgili?!”
“Neden aşk yaşamıyorsun?”
“Yeter abi ya, bitir artık bu saçmalığı, çok fazla sıkıldım ben!”
“Neden bunca yıl sonra bir kadın istedin ve neden o kadın benim kadınım oldu, bunu anlatmadan hiçbir şey bitmeyecek Selim!!!”

Şimdi araba durmalıydı ama önce sağa yanaşıp. Sonra yer değişmeliydik ve direksiyona ben geçmeliydim. Fakat ben kullanmayı bilmiyordum. Frene asıldı ve başım ön camın beş santim yakınından geri döndü.

“Senin kadının!..”
“Zeynep bana aranızdaki ilişkiden bahsetti Selim. Eğer oyun oynamaktan vazgeçip hemen konuşmaya başlamazsan benimle birlikte ölüme gideceksin!”
Bir suçum yok benim!.. Bunu siz de biliyorsunuz. Zeynep bana yalan söyledi. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorum. Gencer benim en yakın arkadaşım. Ondan başka dostum yoktur. Kadınlarla iletişim kuramam ben. Zeynep de onlardan biri tabii ki. Neden böyle oluyor anlamıyorum! Şimdi ne olmalı?!
Yolun ortasındaydık ve Gencer ön cama bakıyordu. Burnundan soluduğunu hissediyordum. Ben de ön cama bakıyordum ama sadece sileceklere. Suçlu olduğumu kabul mü ediyordum şimdi?
“Sen piçin tekisin oğlum! Kadınımı çalmaya kalktın benden!”
“Başaramadım ama öyle mi?”
“Başarmak!.. Bu mu yani mesele? Bir başarıya mı ihtiyacın vardı?! Arkadaşını sırtından vurmayı başardın ya, yetmiyor mu şimdi bu sana?!”
“Gencer, daralıyorum artık. Ne yapacaksan, ne diyeceksen de ve geri dönelim!”
“Geri dönmek mi? Geri dönmek diye bir şey yok arkadaşım! Zeynep bu sabah beni aradı ve seni sevdiğini, sana aşık olduğunu ama seni bir türlü anlayamadığını, aranızda doğru dürüst bir ilişki olamayacağını ve artık benimle de birlikte olamayacağını söyledi. Yani onu zehirlemişsin. Ardımızda aynı anda hem suçlu hem de kurban olan bir kadın var. Oraya geri dönmek istediğinden emin misin?”
“Evet, eminim.”
“Buna izin vermiyorum!”
“Pekala, neye izin veriyorsun?”
“Kendini öldürmeni istiyorum Selim, hakettiğin sadece bu!”

Kendimi öldürmek gibi bir şansım olmadığını biliyor. Başka bir şey istiyor. Ama ne istediğini o da bilmiyor. Onun çaresizliği benimki kadar büyük değil ama şu an bunu iddia edebilecek konuma geçemiyorum. Çünkü şimdi benim hiçbir hakkım yok. Gencer benim üstümde ve ben bunu taşıyamıyorum.

“Gencer, biliyorsun, benim için hiçbir şeyin anlamı yok.”
“Bu tamamen senin sorunun artık Selim, her soluk alıp verişinde havaya zehir saçıyorsun ve şimdi beni ilgilendiren sadece bu zehir.”
“Dostluk diye bir şey kalmadı yani?..”
“Dostluk mu!.. Şerefsizsin sen! Dostluğu Zeynep’le öpüşürken düşünüyor muydun, ha! Söyle!?”

Zeynep’le öpüşürken mi!.. Bunu hiç düşünmemiştim. Bu… Bu çok tuhaf. Zeynep’le öpüşürken ne düşündüğümü kesinlikle hatırlamıyorum. Aslında şimdi Zeynep’in yüzünü de hatırlayamıyorum. Karanlık çok fazla birikti gözlerimde. Belki aynaya baksam kendimi göremem. Onursuz bir yalnızlık: hissettiğim sadece bu.             Bir doppler olayı yaşadık. Acıklı bir korna sesi ikimizinde ensesini yalayarak ve küfürler savurarak geçip gitti. Yolun ortasında olduğumuzu ikimiz de o an farkettik. Ben yola bakıyordum ve Gencer ön cama. “İn arabadan!” demesini bekledim. Eli ön paneldeki düğmelere uzandı. Arabanın önündeki yol birden karardı. Zifiri karanlığın içinde kaldık.
“İn arabadan!” dedi ve aynı anda kapıları kilitledi. Aptallaştım birden. “İşte! dedi, aynen böyle bir çelişki yaşıyorum şimdi. Senden nefret mi etmeliyim yoksa sana acımalı mıyım?!”
Her halükarda aşağılanmış oluyordum yani. İnmek istedim. Neresi olduğunu bilmediğim bu marmara kentinde, şehirden muhtemelen çok uzakta olan bu yerde bir başıma ölmek, o an bana çekici gelmişti. Ancak kapıların kilitli olması sinir bozucuydu. Dirseğimle camı kırıp inmeyi bile düşündüm. Damağım sertleşmiş dişlerim birbirine kenetlenmişti. Kendimi sıkıntılı bir modern romanın tamamlanmamış karakterlerinden biri gibi hissettim. Ya da daha önceki gibi, onursuz bir yalnızlık yaşadığımı düşünmeye devam ediyordum. Belki de… Evet, belki de yaşamım büyük bir onursuzluk oyunuydu. Zeynep’e karşı hissettiğimin ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Ama Gencer’i seviyorum ve ona ihtiyacım olduğunu biliyorum. Artık onu kaybettiğimi de…

“Özür dilerim…”

Kahkahasında hiçbir duygu okuyamadım. Eliyle direksiyona vurup durmaya başladı. “Of” çekip duruyordu. Giderek daha sert darbelerle vuruyordu direksiyona.
“Seni tanıyorum Selim!.. Ama anlamıyorum!.. Şu lafını neden, hangi ruh haliyle söylediğini, söyleyebildiğini yüz yıl da düşünsem çözemem işte!”
“Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum Gencer!.. En nihayetinde ben de seni anlamıyorum. Ama fecidir, ben seni anlamaya çalışmıyorum da.”
“Bunun farkındayım. Her zaman da farkında oldum.”
“Ama ben şimdi farkediyorum.”
“Bu neyi değiştirir ki?”
“Zeynep’i sevmediğimi biliyorsun… Seni kıskandığımı da sanmıyorum…”
“Sebep bu mu yani, yalnız olmak mı?”
“Sen de yalnızsın ama?”
“Aynı şey olmadığını biliyorsun. Ben yaşıyorum ama sen…”
“Ölüyüm… Öyle değil mi?”
“Selim…”
“Kendimi acındırdığımı düşünmenden nefret ediyorum!!!”
“Böyle düşünmedim.”
“Böyle düşündün ve benim her sözümle bu daha da belirginleşiyor! Offff!”
“Ölüm düşüncesi seni rahatlatıyor mu?”
“Hayır.”
“Yaşamak?”
“Bilmiyorum.”
“Allah belasını versin Zeynep’in de, ona aşık oluşumunda! Sen kimsin Selim?! Bana bunu söyle!”             
“Ben… Kayıp bir eşyayım Gencer. Eşya olmanın ötesine geçemem artık.”
“Peki ya ben?”
“Direksiyondasın sen… Bu seni bir eşya olmaktan kurtarır… Ve benim dünyada sevebildiğim tek insansın.”
“Direksiyonda olmak acımı hafifletmiyor Selim!”
“Acı çekiyor olman da eşya olmadığını gösterir.”
“Öyleyse acı çeken bir eşya da benim, yani bir makina ha!.. Ve sen…”
“Sus artık Gencer!”
“Sen de acı çekiyorsun… Ve pişmansın.”
“Şu an yolun ortasındayız ve her an bir araç gelip bize çarpabilir. Bu ihtimal acımı hafifletiyor Gencer. Bildiğim tek şey senin yanında olduğum.”

Sustuk… Yuvalarına sıkıştırılmış küçük fareler gibi aynı anda dört kilit birden serbest kaldılar. Gencer iki eliyle sıkıca kavradığı direksiyonu bütün gücüyle sıkıyordu. Titremeler kollarından omuzlarına kadar uzanıyordu. Ses gelmiyordu ama dişlerinin gıcırdadığını hissedebiliyordum. Sağ elimle kapının kolunu tuttuğum sırada bir ışık Gencer’in yanağında parladı. Parlayan küçük ışık çenesine doğru süzülürken çok daha büyük bir ışık aynı anda bütün dikiz aynalarını doldurmuştu. Kapıyı açtım ve kendimi dışarı attım. Bu hareketi yapan ben değildim, olamazdım çünkü hiçbir uzvumu oynatamayacak kadar uyuşmuştum. Ama emin olduğum bir şey vardı, şu an dışarıdaydım ve soğuk bir rüzgar yüzüme çarpıyordu. Pardesümün yakasını kaldırırken bir adım arkamdan yüz kilometre hızla büyük bir kamyonun geçtiğini düşündüm. Rüzgarın sesini bastırıyordu bükülmüş, eciş bücüş olmuş metallerin ve sırtıma vuran cam parçacıklarının sesi. Ayak tırnaklarımdan saçlarıma kadar artarda ürpermeye başlamıştım. Arkamda duran, yolun ortasındaki boşluğa bakmaya cesaretim yoktu. Orada kalmıştım.